Çorabatır: Türkiye′nin yeni mülteci alacak yeri kalmadı | Türkiye | DW | 05.02.2020

Yeni DW ile tanışın

Yeni DW'nin beta sürümüne herkesten önce göz atın. Görüşünüzü bize bildirerek yeni DW'yi daha da geliştirmemize yardımcı olabilirsiniz.

  1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages
Reklam

Türkiye

Çorabatır: Türkiye'nin yeni mülteci alacak yeri kalmadı

İGAM Başkanı Metin Çorabatır, Türkiye'nin İdlib'den olası bir mülteci akınını artık tek başına göğüsleyemeyeceği görüşünde. Çorabatır, Türkiye’nin iki türlü pazarlık yapabileceğine dikkat çekiyor.

Suriye'de rejim muhaliflerinin elindeki son kalelerden birisi olan İdlib, Rusya ve Esad güçleri tarafından adım adım kuşatılıyor. Kuşatma genişledikçe İdlib'de yaşayanların kaçabileceği tek yer olarak Türkiye gösteriliyor.

ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'e göre 700 bin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamasına göre de 1 milyon kişi Türkiye sınırlarına doğru hareket ediyor.

Dört milyona yakın Suriyeliyi barındıran Türkiye'nin yeni bir göç dalgası karşısındaki seçeneklerini, ne yapması gerektiğini ve başta AB olmak üzere uluslararası toplumun sorumluluğunu konunun uzmanlarından İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi (İGAM) Başkanı Metin Çorabatır ile konuştuk. 

Çorabatır Türkiye'nin BM ile birlikte hareket etmesi gerektiği görüşünde

Çorabatır Türkiye'nin BM ile birlikte hareket etmesi gerektiği görüşünde

DW Türkçe: Suriye'den Türkiye'ye doğru yeni bir göç dalgasının olabileceğine ilişkin açıklamalar yapılıyor. Elinizdeki son bilgilere göre İdlib’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Metin Çorabatır: İdlib’de çok endişe verici bir trajedi yaşanıyor. Rusya ve Suriye kasaba kasaba, köy köy bombalamalarda bulunuyor, siviller ölüyor. İnsanlar da daha güvenli bölgelere, kuzeye yani Türkiye sınırına kaçıyor. En son Türk gözlem noktasına yapılan saldırı ve Türk askerlerinin öldürülmesiyle olayların yatışacağına daha da tırmandığını görüyoruz.

Umarım Türkiye ile Rusya arasındaki diplomasi trafiği olayları biraz yatıştırır ama şu an itibarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasındaki gibi 1 milyon insan Türkiye’ye yönelmiş durumda. Çünkü şunu biliyoruz, tarafsız gözlemcilerin ve BM’nin verdiği rakamlarla aşağı yukarı İdlib’in mevcut nüfusunun 3 milyona yakın olduğu söyleniyor. Bunların da büyük çoğunluğu sivil ve çok büyük bir nüfus hareketi sınırlar içinde devam ediyor.

Video izle 03:49

Türkiye yeni bir göç dalgasını kaldırabilir mi?

"Bir ikilemle karşı karşıya kalınacak"

Yeni göç dalgası karşısında Türkiye nasıl bir politika izlemeli? Uluslararası toplumun rolü ne olmalı?

Bu göç dalgasının Türkiye sınırına yaklaştığını ve rejimin güneyden baskı yaptığını biliyoruz. Bu insanlar eğer can havliyle Türkiye’ye girmek için zorlarlarsa burada gerek Türkiye gerekse uluslararası toplum bir ikilemle karşı karşıya gelecek. Bunlardan birincisi, uluslararası hukuk açısından baktığımızda Türkiye'nin şimdiye kadar yaptığı gibi canları tehlikede olan insanlara kapısını açması gerekiyor.

Ama öte yandan Türkiye dört milyon kadar insan barındırıyor ve bunun ekonomik, sosyal ve siyasi sonuçları var. Son belediye seçimlerinde bu konu üzerinde oylar dağıldı, yani ne kadar Suriye karşıtlığı yapılırsa bu siyasi partiler için bir kazanç oldu. Bunun üzerine iktidar da dahil herkes Suriyelileri geri göndermekten bahsetmeye başladı.

Siviller yaşadıkları yerleri terk etmeye devam ediyor

Siviller yaşadıkları yerleri terk etmeye devam ediyor

"Rusya'nın bunu durdurma ihtimali görünmüyor"

Burada birkaç alternatif var. Bu kadar insan eğer rejimin saldırıları karşısında son çare Türkiye sınırına girmek zorunda kalacaksa son kertede Türkiye bunlara kapısını açacaktır. Ama ondan önce Türkiye sonuna kadar da başka yolları deneyecektir. Nedir bunlar? Bir kere diplomatik kanallarla Rusya’nın rejim üzerinde etkisini kullanıp bunu durdurması lazım. Bunun için şu anda fazla bir ihtimal görmüyorum. Çünkü rejim İdlib’i de alıp en azından kısmi bir nihai zafer ilan etmek istiyor.

Ama bu olmadığı takdirde ve Rusya ile rejim kararlılığını gösterirse Türkiye’nin tercih ettiği ikinci çözüm Suriye toprakları içinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) daha önce operasyonlar yaptığı ve şu anda denetimi altındaki bölgelere yönlendirme olacaktır. Bu da geçiş yolları açısından zor çünkü o bölgelere İdlib’den geçmek zor.

"Türkiye tek başına bu yükümlülüğün altından kalkamaz"

İdlib üzerindeki askeri baskılar hafifler ve tam Türkiye sınırına kamplar kurulursa buraya yine Türkiye’nin dışında uluslararası toplumun yaygın bir yardım yapması gerekir. Aynı şekilde bu insanlar TSK denetimindeki bölgelere de kaydırılırsa yine Türkiye tek başına orada onlara bakmak gibi bir yükümlülüğün altından kalkamaz.

Nihai olarak bu çözümler çalışmaz ise Türkiye sınırını açacaktır. Türkiye sınırını açma noktasında başta Almanya olmak üzere uluslararası toplumdan ikinci bir altı milyar ya da daha fazla yardım isteyecektir çünkü Türkiye’nin şu anda yeni bir mülteci göçü alacak kapasitesi ve yeri kalmadı.

"Türkiye iki türlü pazarlık yapabilir"

Türkiye iki türlü pazarlık yapabilir. Sınırını açmak için insani bir tahliye isteyebilir, yani "Siz bana geleni ülkeleriniz arasında paylaştıkça ben kapıları açabilirim" diyebilir. Ya da eğer Suriye topraklarında başka yerlere yönlendirecekse orada da uluslararası alanda ciddi bir yardım talep edebilir.

AB’den ya da Avrupa ülkelerinden gelen yardımların yetersiz olduğu yönünde hükümetin eleştirileri var. Siz Avrupa’dan ek yardım geleceğini düşünüyor musunuz?

Avrupa’daki mevcut siyasi atmosfer maalesef bu soruya pek olumlu yanıt vermeme yol açmıyor. Bir yandan da Türkiye’nin daha çok yardım istemesinin bu kez gerekçesi var, yaşanmış bir tecrübe var ortada 2015-2016’da. Türkiye’ye yeni 1 milyona yakın insan gelirse bunun sonucu Avrupa’ya da doğrudan yansıyacak. Yunanistan denize barikat bile kursa bu sonuç vermeyecek ve insanlar boğularak ölecektir. Böyle bir durumda Avrupa’nın vicdanı eğer işliyorsa kapıları açacaktır ya da elini cebine sokup daha fazla yardım yapacaktır.

"Yardımlar yetersizdi ve geç kaldı"

Türkiye’nin bugüne kadar aldığı yardım yetersizdi, geç kaldı. Bunda Türkiye'nin de rolü oldu çünkü 2011'den 2013'e kadar ‘dış yardım istemiyorum' dedi. Türkiye gelen yardımları da daha iyi yönetebilirdi. Özellikle Almanya’nın yönettiği gibi daha hızlı şekilde entegre edebilirdi ama Türkiye’nin yasaları mültecileri geçici görüyor. Entegrasyon konusunda da çok yetersiz adımlar atıldı. AB fonlarından gelen nakit yardımlarla kişi başı 120 TL ile, beş kişilik bir ailenin hayatı biraz stabilize oldu. Ama yine de çok yetersiz. Şu anda çok şey yapılıyor, Türkçe eğitimi için kurslar hızlandırılıyor, sağlık hizmetleri yürüyor ama bunların çok daha sistemli ve önceden yapılması gerekirdi.

İdlib’den yeni bir kitlesel göç olursa Türkiye kapılarını açarsa ki açmasa bile kendisi Suriye sınırları içinde barındırmak zorunda kalırsa yine büyük bir yük. Ve her durumda bu yükün AB tarafından karşılanması gerekiyor. Bütün Avrupa’da olduğunu söyleyemem ama sanırım başta Almanya’da bu anlayış var.

İdlib’den gelenlerin içinde savaşçıların ya da radikal unsurların da olduğu ve bunların Türkiye içine alınmaması gerektiği yönünde görüşler de var. Bu konuda ne yapılabilir?

İdlib’deki insanlar içinde radikal unsurlar ya da savaşçılar da var ama nüfus için toplam üç milyondan bahsediliyor. Bunların hepsi radikal olsa zaten o zaman dengeler çok farklı olurdu. Yani insanların çoğu normal Suriyeli ve üç milyonun hepsi radikal değil.

Rejim birlikleri Maraat el Numan ilçesini kontrol altına aldı

Rejim birlikleri Maraat el Numan ilçesini kontrol altına aldı

"Radikallerle sivilleri ayırmak zorundasınız"

Ama bir de şu husus var; yeni bir göç dalgasında Türkiye’nin eskiden yaptığını yapmaması lazım. O dönem sınırlar açıktı ve insani nedenlerle alındı bu Suriyeliler. Bu arada yaralanan askeri unsurlar da geldi. O sıra uluslararası yardım da istenmiyordu. Uluslararası mülteci hukuku sivil bir hukuk.

Savaşanları, silahlı unsurları hayatları tehlikedeyse almak zorundasın ama onları ayırmak ve sivillerin arasına katmamak da zorundasın. Eğer bu ayırmayı yapmazsan yeni çatışmaların da nedeni olabilir. Bunu ayırdığını söylemenin -eğer karşı taraf da aksini iddia ediyorsa- bazen tek başına bir devlet olarak inandırıcılığı olmayabilir. O nedenle yeni bir nüfus hareketi olursa bu kez Türkiye’nin en baştan BM’ye 'bu göçü birlikte yönetelim' demesi lazım.

Gülsen Solaker

© Deutsche Welle Türkçe

Önerdiğimiz linkler