1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git

Türkiye'deki İranlılar protestoları nasıl izliyor?

15 Ocak 2026

Türkiye’deki İranlılar, İran'daki protestolarda molla rejiminin şiddetinin normalleştiğini söylüyor. Uzakta yaşamanın yarattığı korku ve belirsizlik, çaresizlik duygusunu derinleştiriyor.

https://p.dw.com/p/56sYx
İstanbul'da 2022 yılında Mahsa Amini'nin öldürülmesine karşı İranlıların düzenlediği bir protesto eylemi. Kırmızıya boyadığı ve içine İran yazdığı elini havaya kaldıran bir kadın
İstanbul'da 2022 yılında Mahsa Amini'nin öldürülmesine karşı İranlıların düzenlediği bir protesto eylemi. Fotoğraf: Emrah Gurel/AP Photo/picture alliance

İran'da 28 Aralık'ta başlayan ve kısa sürede ülkenin tamamına yayılan protestolar yaklaşık üç haftadır devam ediyor. İranlı yetkililer protestolara ilişkin net ve doğrulanabilir veriler paylaşmazken insan hakları örgütleri ve İran dışındaki muhalif ağlar, ölü sayısını binlerle ifade ediyor. On binlerce kişinin ise gözaltına alındığı ileri sürülüyor. İnternet ve telefon hatlarının kapatılması, ülkedeki gelişmeleri dışarıdan izlemeyi neredeyse imkansız hale getirdi.

Avrupa Birliği (AB) ve ABD başta olmak üzere birçok ülke İran yönetimine "orantısız güç kullanımına son verilmesi" çağrısı yapıyor, Tahran yönetimi de protestoları "yabancı güçlerin yönlendirdiği bir kalkışma" olarak tanımlıyor.

Bu tablo yalnızca İran'daki milyonları değil, Türkiye'de yaşayan yaklaşık 100 bin İranlıyı da doğrudan etkiliyor.

DW Türkçe'ye konuşan İranlılar, farklı dönemlerde ve farklı nedenlerle Türkiye'ye gelmiş olsalar da bugün aynı duyguda buluşuyor: Uzaktan izlemek zorunda kalmanın yarattığı çaresizlik, iletişim kesintileri nedeniyle büyüyen kaygı ve İran'daki şiddetin kontrolsüz biçimde tırmanmasından duyulan korku.

Türkiye'de yaşayan İranlı kadın: "Bu artık saç meselesi değil"

Sara* 43 yaşında. İran'da yazılım ve bilgisayar mühendisliği alanında yüksek lisans yapmış. Yaklaşık 20 yıldır Türkiye'de yaşıyor. Yıllar önce evlilik nedeniyle geldiği Türkiye'de kalmış; bugün 16 yaşında bir oğlu var. İran'da aldığı mühendislik eğitimine rağmen Türkiye'de güzellik uzmanı olarak çalışıyor ve sekiz yıldır kendi işyerini işletiyor.

"Ömrümün yarısını Türkiye'de geçirmiş olsam bile, İran'da yaşananlar benim de canımı yakıyor" diyor. Çocukluğundan itibaren maruz kaldığı baskıyı anlatırken, bunun sistematik bir hayat biçimi olduğunu vurguluyor:

"Bizi yıllardır ilkokuldan itibaren zorla kapattılar. Üniversiteye gelene kadar kızlar ve erkekler ayrı okullarda okuduk. Daima bir baskı, daima bir örtünme zorunluluğu vardı."

Ancak bugün yaşananların bu baskının çok ötesinde olduğunu söylüyor:

"Ama bu son yaşananlar artık saç, başörtüsü meselesi değil."

Tahran'da alevler içindeki araçlar gözüküyor
Tahran'daki gösteriler sırasında onlarca araç ateşe verildiFotoğraf: SOCIAL MEDIA/REUTERS

Sara'ya göre mesele, baskınım yanı sıra İran'ın sahip olduğu büyük zenginliklerin halka hiç yansımaması:

"Benim ülkemin toprakları çok çok zengin. Petrolü var, uranyumu var. Devlet bu yollardan çok para kazanıyor ama gelin görün ki bu zenginlikten halka asla ve asla hiçbir pay düşmez. Varsa yoksa mollaların cebine."

Protestoların ilk olarak kapalı çarşı esnafının sokağa çıkmasıyla başladığını hatırlatan Sara, "Bizim başımıza ne geldiyse bu rejimin liyakatsizliğinden geldi. Ülkesini, halkını düşünmemekten dolayı geldi. Kendileri ceplerini yedi nesil sonrasına yetecek kadar doldurdular ama biz itiraz edince karşılığı ölüm oldu" diyor ve ekliyor:

"Biz ne zaman bir şeyi sorgularsak hemen hapis, hemen para cezası ve işin sonunda idam."

Hemen hemen İran'ın tüm şehir ve köylerinde halkın ayağa kalktığını söyleyen Sara, "Biz artık bu molla rejimini istemiyoruz, zorla bir İslam hükümeti istemiyoruz, şeriat istemiyoruz, ülkemizi layık olan biri yönetsin istiyoruz" diye konuşuyor.

Ailesinin tamamı İran'da. Kardeşleri, yeğenleri, arkadaşları…

"Yaklaşık 10 Ocak'tan beri ailelerimizden haber alamıyoruz, onların da başına bir şey gelmiş olabilir" diyor. İnternetin özellikle görüntülerin dünyaya ulaşmasını geciktirmek için kesildiğine inanıyor:

"O askerlerin ve polislerin halka ateş ettiğini gösteren videolar dünyaya geç ulaşsın diye."

Türkiye'yi artık evi olarak gördüğünü söylüyor ama korkusu geleceğe uzanıyor:

"Ne yazık ki biz İranlılar her şeyi burada dejavu olarak yaşıyoruz. Bugünkü kaygım şu: ya on yıl sonra aynı şeyler benim oğlumun başına gelirse?"

Sara'nın bu cümlesi, uzakta olmanın yalnızca bugüne değil, geleceğe dair de bir korku yarattığını gösteriyor.

İranlı baba: "Sevinç duyuyorum ama yas içindeyim"

Doran* 37 yaşında. Evli ve üç yaşında bir çocuk babası. 2015 yılında Hristiyanlık inancı nedeniyle maruz kaldığı baskı, zulüm ve hayati tehditler sonucunda İran'ı terk etmek zorunda kalmış. Yaklaşık on yıldır Türkiye'de yaşıyor; eşiyle birlikte Farsça konuşan bir kilise topluluğunda pastoral hizmet yürütüyor.

İran'daki son gelişmeler onda çok karmaşık duygular yaratıyor:

"Bir yandan yıllardır halkımız üzerinde hüküm süren zulmün yıkılmakta olmasından dolayı sevinç duyuyorum. Öte yandan, zulümle mücadele ederken hayatını kaybeden yurttaşlarım için kalbim derin bir acıyla dolu."

İran'da bir protesto gösterisi, fotoğrafın önünde yüzünü kapatmış bir gösterici var
İran'daki gösteriler hayat pahalılığına karşı başladı, sonra rejim karşıtı eylemlere dönüştüFotoğraf: UGC

Uzakta olmanın yarattığı vicdan yükünü açıkça dile getiriyor:

"Defalarca kendi kendime 'Keşke bu tarihi anlarda halkımın yanında olabilseydim, keşke bir şeyler yapabilseydim' diye düşündüm."

Türkiye'de yaşadığı yıllar boyunca çoğunlukla saygı ve destek gördüğünü anlatıyor, ancak geleceğe dair ciddi bir endişesi var:

"İran hükümetiyle yakın ilişkileri olan bir ülkede, benim ve ailemin ileride güvenlik ve inanç özgürlüğü açısından gerçekten güvende olup olmayacağımızdan emin değilim."

İran'daki iletişim kesintilerinin boyutunu şöyle anlatıyor:

"Şu anda İran'da iletişim neredeyse tamamen kesilmiş durumda. Altı gündür ailemden hiçbir haber alamıyorum. Ne ben ne de eşim."

Nadiren ulaşan bilgilerin çoğunun ölümlerle ilgili olduğunu söylüyor. İran'a geri dönmenin kendisi için bir seçenek olmadığını da açıkça ifade ediyor:

"İran'a girmeye çalışırsam bu baskıcı rejim tarafından sınırda derhal tutuklanacağımdan eminim ve bundan sonra beni nasıl bir kaderin beklediğini kimse bilemez."

Uluslararası medyada yer alan ölüm iddialarına değinirken şu cümleyi kuruyor:

"İnsanlar yalnızca özgürlük ve onurlu bir yaşam istediği için öldürülüyor. Bu her insanın en temel hakkıdır. Bir tek insanın bile ölümü hiçbir hükümet için meşru gösterilemezken bu korkunç rakamların kabul edilebilir bir tarafı yok."

Doran'ın anlattıkları, Sara'nın sözleriyle birleştiğinde, uzakta olmanın duygusal olarak da ağır bir bedeli olduğunu gösteriyor.

"Bu diktatörlük ayakta kalmaya devam ederse insanların öldürülmesi onlar için daha kolay ve maliyetsiz hale gelecek" sözleriyle endişesini dile getiren Doran, "Beklentim dünyadaki tüm devletlerin insanın yaşam hakkını ve özgürlüğünü savunmaları. İran'da hüküm süren zulüm ve diktatörlüğü açık ve kararlı bir biçimde kınamaları" diye ekliyor.

"Mesleğim değil, inancım sorgulandı"

Meryem* 47 yaşında ve 11 yıldır Türkiye'de yaşıyor. İran'da çocuk psikolojisi eğitimi almış. Bir anaokulunda yönetici olarak çalışmak istemiş; ancak devlet onayı sürecinde yaşadıkları göç kararında belirleyici olmuş.

"Devlet mülakatında bana bölümümle ilgisi olmayan sorular sordular," diyor. Sonunda elendiğini, itiraz ettiğinde ise şu cevabı aldığını şöyle aktarıyor:

"'Duyduk ki sen çok kapalı biri değilsin, cumaya gitmiyorsun."

Bu yanıtın kendisi için çok ağır olduğunu söylüyor. Türkiye'ye geldikten sonra bir süre kendi imkanlarıyla ayakta kalmaya çalışmış, bakıcılık yapmış, ardından bir güzellik salonunda çalışmaya başlamış. Bugün Türk bir eşle evli ve ört yaşında bir çocuk annesi.

Türkiye'deki hayatından memnun ama kalbi İran'da:

"İnsan nerede yaşarsa yaşasın, kalbi her zaman kendi ülkesi için atıyor. İran'da yaşananlar yüreğimizi yakıyor. Halk artık çok yoruldu ve bu rejimi istemiyor."

İran'da elinde ağır silahlar olduğu görülen güvenlik güçleri
İran'da güvenlik güçleri göstericilere orantısız güç kullanmakla suçlanıyor Fotoğraf: Stringer/Getty Images

Günlerdir ailesinden haber alamıyor.

"Bu acı çok ağır. Biz uzaktayız, elimizden çok şey gelmiyor," diyor. "Tek yapabildiğimiz halkımızın sesini dünyaya duyurmak."

"Öfke, üzüntü, korku ve umut… Hepsi aynı anda"

Reza* 37 yaşında. Evli ve dokuz yıldır Türkiye'de mülteci statüsünde yaşıyor. Güvenlik baskıları ve sosyal kısıtlamalar nedeniyle Türkiye'ye gelmiş. İstanbul'da Farsça konuşan topluluklara yönelik medya faaliyetleri, eğitim programları ve göç sürecinde travma yaşamış bireylere destek çalışmaları yürütüyor. Yıllardır spikerlik ve dublaj yapan Reza, yaptığı işi yalnızca bir meslek değil, ağır bir sorumluluk olarak tanımlıyor.

"Benim için hayat sadece bir iş değil," diyor. "Travma yaşamış insanlarla çalışmak, umut vermek, insanları bir arada tutmak ve krizler karşısında ayakta kalmalarına yardımcı olmak."

İran'daki son gelişmelerin onda yarattığı duyguları duraksayarak sıralıyor: Öfke, üzüntü, korku ve umut… Hepsi aynı anda.

"İnsan hayatının bu kadar değersizleşmesine duyulan derin bir üzüntü; her seferinde tekrar eden döngüye karşı öfke; ailem ve arkadaşlarım için korku; ve aynı zamanda umut, çünkü yeni bir kuşağın korkuyla yaşamayı reddettiğini görüyorum."

Reza için yaşananlar yalnızca uzaktan izlenen bir haber değil. "Her mesaj, her iletişim kesintisi bir felaket ihtimali demek" diyor. İran'daki ailesi ve arkadaşlarıyla bağlantının kopması, belirsizliği daha da ağırlaştırıyor.

Türkiye'de yaşamanın fiziksel olarak onu doğrudan şiddetten uzak tuttuğunu kabul ediyor, ancak bunun bedelinin ağır olduğunu söylüyor:

"Çünkü insan burada iki dünya arasında sıkışıp kalıyor."

Bu sıkışmışlığı şu sözlerle anlatıyor:

"Bedenin güvende ama zihnin ve kalbin İran'da. Uzaktan izlemek, elinin kısa olduğunu bilmek insanı daha da çaresiz hissettiriyor."

İran'daki ailesiyle kurduğu iletişimin çoğu zaman kısa, genel ve otosansürlü olduğunu söylüyor: "Konuşuyorsun ama aslında konuşamıyorsun."

Geri dönüş ihtimali sorulduğunda net:

"Bu koşullarda geri dönüş gerçekçi ve güvenli değil" diyen Reza, özlem duyduğunu inkar etmiyor ama ekliyor:

"Ağır ailevi sorumluluklarım var. Güvenliği ve istikrarı tamamen yok edecek bir karar alamam."

İran'da çok sayıda protestocunun öldürüldüğüne dairiddiaların kaygılarını katladığını söylüyor. Şiddetin normalleşmesinin İran toplumunda uzun vadeli yaralar açacağını söylüyor:

"Şiddet normalleştiğinde toplum güvenini, psikolojik güvenliğini ve insan sermayesini kaybeder."

Beklentilerini ise şöyle sıralıyor: İnsan hayatının korunması, uluslararası toplumun sembolik değil etkili bir insan hakları ve medya baskısı kurması, İran dışındaki İranlıların somut dayanışma biçimleri geliştirmesi.

"Bu rejim öldürmekten çekinmez"

Neda* İstanbul'da yaşayan bir moda tasarımcısı. Yaklaşık yedi yıl önce eşi ve oğluyla birlikte Türkiye'ye taşınmış. İran'daki son gelişmeleri, rejimin çözülme sürecinin bir parçası olarak görüyor; ancak bu sürecin son derece tehlikeli olduğuna inanıyor.

"İslam Cumhuriyeti'nin diktatörlük rejiminin çöküş sürecine girdiğini görmek bende büyük bir sevinç ve heyecan yaratıyor, geleceğe dair umutlanıyorum" diyor ve ekliyor: "Ama aynı anda ülkemdeki insanlar için derin bir endişe de hissediyorum."

İran'ın dini lideri Ayetalluh Ali Hamaney bir toplantıda oturuyor, masada önünde duran bir mikrofon var
İran'ın dini lideri Ayetalluh Ali Hamaney Fotoğraf: Office of the Iranian Supreme Leader/WANA/REUTERS

Bu endişenin kaynağını açıkça dile getiriyor:

"Çünkü bu rejim, halka karşı şiddet uygulamaktan, insanları kurşuna dizmekten çekinmeyen bir yönetim."

Neda, İran yönetimini yalnızca baskıcı değil, aynı zamanda sistematik biçimde yalan söyleyen yozlaşmış bir iktidar olarak tanımlıyor. Altı yıl önce düşürülen Ukrayna Havayolları'na ait PS752 sefer sayılı uçağı hatırlatıyor:

"176 insan hayatını kaybetti. Rejim uçağı kendisi vurdu ama üç gün boyunca 'biz yapmadık' diyerek gerçeği inkar etti."

Yaklaşık otuz yıl önce İmam Rıza Türbesi'nde gerçekleşen bombalı saldırının da benzer biçimde örtbas edildiğini, bugün ortaya çıkan görüntü ve belgelerin bunu gösterdiğini söylüyor.

Bu nedenle İran'daki iktidarı şu sözlerle tanımlıyor:

"Kutsallık maskesi takmış, şeytani ve sistemli biçimde yalan söyleyen bir iktidar."

Türkiye'de yaşamanın kendisi için ne ifade ettiğini anlatırken iki ülke arasındaki farkları günlük hayat üzerinden sıralıyor. Türkiye'nin Müslüman bir ülke olmasına rağmen temel özgürlüklerin büyük ölçüde korunduğunu söylüyor.

"Bugün itibarıyla İran'da internet 100 saati aşkın süredir tamamen kapalı," diyor. "Ailelerimizden hiçbir haber alamıyoruz. Telefon bile çalışmıyor."

Normal koşullarda da İran'da internetin yavaşlatıldığını, Instagram, Telegram, YouTube gibi uygulamaların filtrelendiğini; moda, giyim ve kozmetik alanındaki sitelerin dahi erişime kapalı olduğunu hatırlatıyor.

Türkiye'de ise kimsenin ne giydiğine karışmadığını vurguluyor:

"Burada isteyen camiye gider, isteyen gitmez. Kutlama yapmak, dans etmek yasak değil. Alkol almak yasak değil."

İran'da bu yasakların insanları tehlikeli ve sağlıksız yollara ittiğini, kaçak alkol nedeniyle körlük vakaları yaşandığını söylüyor. İran'a geri dönme ihtimali sorulduğunda bugünkü koşullarda bunun fiilen mümkün olmadığını anlatıyor.

Beklemek en ağır yük

DW Türkçe'ye konuşan İranlıların anlattıkları, farklı hayatlara ve farklı göç hikayelerine işaret etse de ortak bir noktada birleşiyor: Beklemek. Haber alamadan beklemek, uzaktan izlemek ve belirsizlikle yaşamak. Türkiye onlar için çoğu zaman güvenli bir sığınak; ancak İran'dan gelen sessizlik, bu güvenliğin üzerine çöken ağır bir gölge gibi.

*Bu haberde yer alan isimler, güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.

DW-Reporterin Pelin Ünker
Pelin Ünker Yolsuzluk ve vergi adaleti üzerine haber yapan araştırmacı gazeteci.@pelinunker