″Kadınlar hayatlarından vazgeçmeyecek″ | TÜRKİYE | DW | 09.08.2020
  1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages
Reklam

TÜRKİYE

"Kadınlar hayatlarından vazgeçmeyecek"

"Şimdi mücadeleyi daha ileriye taşımak, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Koruma Kanunu’nun uygulanması için daha çok ses çıkarmak gerek. Aynı dayanışmayı LGBTQ bireyler için de göstermek gerek." Banu Güven’in yorumu…

İstanbul Sözleşmesi henüz yoktu.

Minteha Beybur, kızı Nahide Akgün ile torunlarını damadından kurtarmaya çalışan bir anneydi. Aslında kendini de kurtarmak istiyordu. İmam nikahlı eşi Abdullah Opuz ona, oğlu Hüseyin Opuz da 1995’te evlendiği Nahide’ye şiddet uyguluyordu. Hüseyin Opuz, birkaç defa tutuklandı ama hep serbest bırakıldı. Ağır dayaktan tutuklandığında, Nahide iyileşti diye bıraktılar. Bıçakla yaralamadan ve ölümle tehditten içeri alındığında, delil yetersizliğinden salındı. Araçla ezme girişiminden yargılanırken, olayın kaza olduğunu söyledi, anne-kızı baskı ve tehditle davadan vazgeçirdi. Bazen de sırf Nahide’nin kocası olduğu için paçayı kurtardı. Nahide'yi defalarca bıçakladığı günün akşamında, tartışma sırasında kontrolünü kaybettiğini, pişman olduğunu söyledi, hemen serbest kaldı. Arabayla ezme girişiminden aldığı 3 ay hapis cezası, para cezasına çevrildi. Bıçakla saldırı suçundan da para cezasına çarptırıldı; ama sekiz taksitte ödeme kolaylığıyla!

Yargı tehlikeyi uzaklaştırmadığı için, Minteha Hanım ve kızı tehlikeden uzaklaşmaya çalıştılar. Anne-kız İzmir’e taşınmak üzereyken, Hüseyin Opuz nakliye kamyonunun önünü kesti. 11 Mart 2002'de 7 yıldır korunma talebinde bulunan, ama korunmayan Minteha Beybur’u tabancayla öldürdü. Polise "kayınvalidesini, eşini ahlaka aykırı bir yaşam sürmeye yönlendirdiği için öldürdüğünü" söyledi ve yine SERBEST BIRAKILDI!

AİHM kararı

Boşanma davası annesi öldürüldükten sonra sonuçlansa da, Nahide için tehdit devam ediyordu. Avukatı Meral Danış Beştaş ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. AİHM 9 Haziran 2009’da verdiği kararda, Türkiye’yi kadınları aile içi şiddete karşı korumadığı, onlara ayrımcılık uyguladığı gerekçesiyle tazminata mahkum etti. Mahkeme ayrıca, Türkiye’de polislerin şiddet sorununu "müdahale edemeyecekleri bir aile içi mesele" olarak gördüklerine, bu nedenle kadından şikayet geldiğinde arabulucu rolü üstlendiklerine dikkat çekti.

Kadınların ev içi şiddete karşı korunmayarak ayrımcılığa uğradıklarına dair AİHM kararı yeni bir insan hakları sözleşmesi doğurdu. İstanbul’da imzaya açıldığı için "İstanbul Sözleşmesi" olarak anılan Avrupa Konseyi’nin Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Sözleşmesi, bu kararın üzerine inşa edildi. Sözleşme 11 Mayıs 2011’de imzaya açıldı.

O dönem Avrupa Konseyi Dönem Başkanı Türkiye, Konseyin Parlamenterler Meclisi Başkanı da bugünkü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ydu. Sözleşmenin hazırlanmasında Türkiye’nin öncülüğünden ve ilk onaylayan ülke olmasından gururla söz ediliyordu. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, sözleşmeyi Twitter’da "Kadına Şiddet Artık 'İnsan Hakkı İhlali', Sözleşme, Türkiye'nin öncülüğünde hazırlandı" müjdesiyle duyurmuştu. Sözleşmeye "çekincesiz" imza koymakla övünüyordu. Sözleşmenin gerektirdiği düzenlemeleri getiren 6284 sayılı kanunun önemine de dikkat çekiyordu.

- Bu kanun ev içi şiddete tanım getirmişti: “Kişiye, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar veren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranış.”

- Bu kanunla devlet, "Eşlerden biri veya çocuklar veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden biri veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerini" şiddetten korumakla yükümlü kılındı. Yargıtay kararıyla evlilik dışı ilişkiler de aynı kapsamda değerlendirildi.

- Şiddet faili erkekler, daha önce katil Hüseyin Opaz örneğinde olduğu gibi, kadının beyanına rağmen delil yok diye serbest bırakılıyordu. Bu kanunla mülki amir ya da hakimler, eşe ya da çocuklara şiddet uygulayan erkekler hakkında, delil beklemeden uzaklaştırma ve tutuklama gibi koruyucu önlemlere karar verme yükümlülüğüne girdi.

- Kanun "şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışları uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişiler" tanımıyla da olası şiddet ve cinayet girişimlerinin önünü kesmeyi öngörüyordu.

Bu hükümler etkin şekilde uygulandığında hayatlar kurtarıldı. UYGULANMADIĞINDA, kadınlar boşandıkları ya da bir türlü boşanamadıkları erkekler tarafından öldürüldü.

"Ölmek istemiyorum"

Emine Bulut'un "Ölmek istemiyorum" feryadı hala kulaklarımızda. Eğer bu sözleşme ve kanun uygulansaydı, Emine Bulut gibi yüzlerce kadın hayatta olacaktı. Katiller cesaretlenip başka binlerce kadına şiddet uygulayamayacak, onları öldüremeyecekti.

Ama ne oldu? Uluslararası prestij için sözleşmeyi onaylamakla övünen iktidar, yükümlülüklerini yerine getirmek yerine, sözleşmeden çekilmeyi tartışır oldu. Ama kadınların, hatta kendi saflarındaki kadınların da net tutumu ve direnişiyle karşılaştı. Kadınların direnişini yer yer kırmaya çalıştı, başaramadı. Kadınların hayatını korumakla yükümlü polisler İzmir’de kadınlar şiddet uyguladı.

Banu Güven

Banu Güven

İzmir İl Kadın Platformu bileşenlerinden NAR Kadın Dayanışması’ndan Ece Yüksek "İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz" sloganıyla yapılan eylemde gözaltına alınmıştı. "Darp edildik. Saçımızdan, kolumuzdan sürüklendik. 'Yeter artık, kıracaksınız kolumuzu' diye uyardık. Bir arkadaşımıza ters kelepçe yapıldı. Otobüs içinde yanımızdan sürüklenerek en öne götürüldü. Psikolojik şiddet de gördük. Bir erkek polis cep telefonuyla görüntülerimizi çekmeye kalkıştı. Buna engel olmaya çalışırken, bir arkadaşımız yüzüne yumruk yedi. Ama kadınlar geri adım atmadı. Şunu bilsinler: Kadınlar hayatlarından asla vazgeçmeyecekler!"

Bence kadınlar hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine engel olmayı başardı. Erdoğan’ın bundan sonraki adımı, Sözleşme’ye aykırı olsa da, boşanmaları zorlaştıracak bazı düzenlemeler yapmak ve Sözleşme’nin farklı cinsel yönelimleri de koruyan maddelerine çekince getirmek olabilir.

Şimdi mücadeleyi daha ileriye taşımak, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Koruma Kanunu'nun uygulanması için daha çok ses çıkarmak gerek. Aynı dayanışmayı LGBTQ bireyler için de göstermek gerek. Erdoğan’a 2002’de söylediği, "Eşcinsellerin de kendi hak ve ِözgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz" sِözlerini her gün büyük harflerle hatırlatarak.

Banu Güven

© Deutsche Welle Türkçe

Önerdiğimiz linkler