Yorum: Gezi Davası ve iktidarı kaybetme korkusu | TÜRKİYE | DW | 18.07.2019
  1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages
Reklam

TÜRKİYE

Yorum: Gezi Davası ve iktidarı kaybetme korkusu

Osman Kavala’nın 21 aydır tutuklu olduğu Gezi Davası devam ederken Banu Güven süreci DW Türkçe’de yazdı.

Hemen her gün yargı toto oynuyoruz.

Yıllardır süren bir tutukluluk ya da dava sürecinde haksızlığa uğrayan birileri var, serbest kalırlar mı, bir mucize olur da beraat ederler mi? Aramızda bunları tartışıyoruz. Suçlama var, somut suç unsuru yok. İddia var, delil yok. Ceza var, hukuk yok. Hukukun yerini siyasetin belirlediği bir keyfiliğe bıraktığı zamanlarda akıl yürütmek, tahminde bulunmak da zor. Artık sayısını hesaplayamadığımız kadar çok suçlamayla "yargılanan” Selahattin Demirtaş'ın son duruşmada 25 numaralı fezlekeyle söylediklerini hatırlatalım: "Bu fezleke de dahil olmak üzere hiçbir fezlekede, suçun somutlaştırılması yapılmamış. Örneğin terör örgütü propagandasını hangi cümlelerle yaptığım belirtilmemiş. Salla gitsin, ya tutarsa yöntemi izlemiş savcılar. Dolayısıyla fezlekeden okuyacağım, ama tahmin yürüteceğiz. Galiba mahkemenin de yaptığı budur. Hangi sözlerim hangi suçlamayla ilişkilendirmiş diye tahmin yürüteceğiz.”

Yargı kendi itibarını yerle bir eden durumun farkında değilmiş gibi yapmaya devam ediyor. Bir avukat dostum, Hürrem Sönmez, tam da içimden geçeni yazmıştı Twitter'da. "Çok merak ediyorum, ne hissediyorlar? Akşam eve gidiyorlar mesela, zeytinyağlı taze fasulye yerken sohbet ediyorlar mı hanımla, 'Yorulduk bugün. Demirtaş duruşması vardı. Sıkı hazırlanmış epey. Uzun sürdü' mü diyorlar? Başlarını yastığa koyduklarında mesela, bekayı koruduk mu diyorlar?”

Türkei Banu Güven (Privat)

Banu Güven

Bir gün adliyede bir savcıya rastlamıştım. Bulunduğum odaya kim olduğumu bilmeden dalmıştı. Terlemişti. Arkadaşından sigara istedi. Kendini pencerenin önüne atıp bir nefes çekti. Savcıya biraz önce sorguladığı arkadaşımla ilgili ne yaptığını sordum. "Tutuklanması istemiyle mahkemeye gönderdim” dedi. O sırada "İş benden çıktı” diye rahatlamaktan başka bir derdi yoktu. Bunu gizlemiyordu. Bir başkası, savcıların özellikle 15 Temmuz sonrasında önlerine gelen dosyalarla ilgili takipsizlik kararı vermekten korktuklarını, dosyaların hepsini doğrudan mahkemeye gönderdiklerini anlattı. O arkadaşım o gün tutuklandı. O arkadaşım Ahmet Şık'tı.

Kavala: İki dosya, tek tutukluluk kararı

Boşu boşuna 21 aydır cezaevinde tuttukları Osman Kavala için de hikaye benzer şekilde gelişti. Azılı bir kanun kaçağıymış gibi bindiği uçakta gözaltına alınan, iki hafta nezarethanede tutulan Osman Kavala savcıya ifade bile veremeden mahkemeye çıkarıldı ve tutuklandı. Savcı sorgu zahmetine bile girmedi. Sonra Kavala 1 Kasım'da girdiği cezaevinden ne zaman çıkar diye sayısız tahmin yürüterek ve yanılarak bugüne kadar geldik.

Kavala'nın tam olarak hangi suçlamayla tutuklandığını anlamak da zordu. Hala da öyle. Hukuken öyle garip bir durum var ki. En basit haliyle söyleyeyim: Osman Kavala bir kere tutuklandı, ama iki dosyadan tutuklu muamelesi gördü. Biri Gezi dosyası, diğeriyse 21 aydır hiç ilerlemeyen 15 Temmuz dosyası. Kavala'nın telefonunun hükümetin CIA ajanı dediği ABD'li Henri Barkey'in telefonuyla aynı ilçeden, yani koskoca Taksim'den sinyal verdiği iddiasının ötesinde geçemeyen bir dosya orada öyle bekliyor. Gezi davasında tahliye edilmesi halinde, Kavala'nın serbest kalmasını engelleyecek ikinci bir pranga gibi.

Meclisi tatile sokup uykuya yatırdıkları Yargı Reformu'nun iddianamesiz tutukluluk süresini iki yılla sınırladığını da hatırlatalım. Sanki Kavala'nın cezaevinde iki yılı dolsun diye uğraşıyor birileri. Kavala'nın başvurusunun bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de duruşmaları ve hala daha bir ihtimal Yargı Reformu'nu bekleyerek zaman harcamakta.

Cemaatin kumpasını "kıymetlendirmek”

Tutukluluğunun üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra tamamlanan Gezi iddianamesi de Osman Kavala'nın da dediği gibi kötü bir "fantastik kurgunun” ötesine geçmiyor. Sırf Kavala'nın tutukluluğunu temellendirecek bir "şey” bulunsun diye yolunun kesiştiği bir grup insan da hadiseye dahil edildi ve cezası ağır müebbet olan anayasal düzeni yıkmaya çalışmak ve hükümeti ortadan kaldırma girişimiyle suçlandı. İddianamede yıllar önce Cemaat'in adamlarının açtığı, usulsüz şekilde de sürdürdüğü bir soruşturmanın "kıymetlendirildiği” de yazıyor biliyor musunuz? Bu yargı ve iktidar, terör örgütü dediği 17- 25 Aralık'ta darbe girişimde bulunmakla suçladığı Cemaat yargısı ve polisinin kumpasını "Kıymetlendiriyoruz” demekte hiçbir sakınca görmedi, bundan utanmadı, sıkılmadı.

Korku dağları sarmış

Bütün bu hukuksuzlukların nedeni iktidarı kaybetme korkusu. Merkeziyetçiliğe, totaliterliğe karşı özgürlükleri ve demokrasiyi besleyen her damar memleketin değil, iktidarın bekasına tehdit olarak algılanıyor ve kesilmek isteniyor. Demokratik sivil toplumu güçlendirmek için canla başla çalışan herkes sussun, korksun, sinsin isteniyor, ama tam tersi oluyor. İktidar, ekonomiyi soktuğu türbülanstan da Gezi'yi sorumlu tutmaya çalışıyor. O yüzden bütün bu eziyet.

Çok geç gelen beraat ve tahliyeler de insanın yüzünü güldüremiyor. Hayatlardan çalınan yıllar geri getirilemiyor çünkü.

Onca insanın hayatından onca yılı çalanlar, hakikaten, başınızı nasıl yastığa koyuyorsunuz?

Banu Güven

© Deutsche Welle Türkçe