1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git
1915 yılında Ermenilerin Osmanlı topraklarında yaşadıkları pek çok ülke tarafından "soykırım" olarak nitelendirilirken, Türkiye bunun bir "zorunlu tehcir" olduğunu savunuyor
1915 yılında Ermenilerin Osmanlı topraklarında yaşadıkları pek çok ülke tarafından "soykırım" olarak nitelendirilirken, Türkiye bunun bir "zorunlu tehcir" olduğunu savunuyorFotoğraf: picture alliance/CPA Media/A. Wegner
Hukuk ve AdaletTürkiye

24 Nisan tartışmaları neden iç siyasete uzandı?

Gülsen Solaker
25 Nisan 2022

Bu yıl 24 Nisan tartışmalarının odağı haline gelen Paylan ve Tanrıkulu "siyasi linç" şikayetinde bulunurken uzmanlar, hükümetin ABD'ye verilmeyen sert tepkiyi iki siyasetçiye yansıttığı görüşünde.

https://p.dw.com/p/4AQ4o

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilere yönelik gerçekleştirilen katliamın yıldönümünde bu yıl tartışmaların odağında muhalefetten iki siyasetçi; HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu yer aldı.

HDP'li milletvekili Garo Paylan, "Ermeni Soykırımı'nın tanınması, sorumluların saptanması, sorumluluğu bulunan kişilerin isimlerinin kamusal alanlardan kaldırılması, mağdurlara ve ailelerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesi" gibi talepleri içeren bir kanun teklifini geçen hafta TBMM’ye sunmuştu.

Teklif, hükümet ile milliyetçi ve ulusalcı çevrelerden gelen tepkilerle büyük tartışmaya neden oldu. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Paylan’ın ilgili kanun teklifini iade ederken, Paylan hakkında hukuki olarak adım atılacağı belirtildi.

Bu arada, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu hakkında da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımı nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "Türkiye Cumhuriyeti devletinin manevi şahsiyetini aşağıladığına" dair somut deliller bulunduğu gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi gereğince soruşturma başlatıldı.

Tanrıkulu, "107 yıl önce 24 Nisan 1915'te yüzlerce Ermeni aydını İstanbul'da gözaltına alınıp, Çankırı, Ayaş, Ankara'ya sürüldü ve zorla kaybedildi. Kötülüğün miladı ile olan bu tarihle yüzleşmeden gerçek adalet sağlanamaz" demişti.

Birinci Dünya Savaşı döneminde Anadolu'da yaşayan Ermeniler 1915-1916 yıllarında, Osmanlı yönetimi tarafından Doğu Anadolu'dan Suriye ve Mezopotamya'ya sürgüne zorlanmıştı. Açlık, susuzluk, hastalık ve katliamlar nedeniyle yüz binlerce Ermeni, sürgün yollarında hayatını kaybetmişti. Ermenistan ve çok sayıda tarihçi, bu dönemde 1 milyonun üstünde Ermeni’nin sistematik olarak katledildiğini ve ağır koşullarda ölüme terk edildiğini savunarak süreci "soykırım" olarak nitelendiriyor. Türkiye ise tehcir kararının, savaşın zorlu şartları altında silahlı isyana karşı "son çare" olarak alındığını savunuyor; "acı olaylar" yaşandığını kabul etmekle birlikte soykırım nitelendirmesine karşı çıkıyor.

Paylan: Bu konunun konuşulacağı tek yer TBMM

Son günlerde devam eden tartışmaları DW Türkçe’ye değerlendiren Paylan, bundan 107 yıl önce bu topraklarda yaşayan her beş kişiden birinin Ermeni olduğunu ve bugünkü nüfusa orantılandırıldığında en azından 15-16 milyon Ermeni olması gerektiğini belirterek, ancak şu anda 50-60 bin Ermeni kaldığına dikkat çekiyor.

"Hepimizi toplasanız bir futbol stadyumunu bile dolduramıyoruz. Demek ki başımıza büyük bir felaket geldi" diyen Paylan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Biz şimdi burada kalan Ermeniler olarak diyoruz ki, gelin bu meseleyi konuşalım, meselenin adını koyalım ve adaletini sağlayalım. Bu büyük felaket de denen şey doğal değil, siyasi bir felaketti. Dönemin Talat Paşa Enver Paşa cuntası Ermeni halkının bu topraklardan sürülmesine karar verdi ve sadece isyan çıktığı söylenilen Van’dan değil, benim yaşadığım Malatya’dan, Tokat, Sivas, Bursa, Ankara gibi yerlerden de sürdü."

Garo Paylan, sadece erkeklerin değil kadın ve çocukların da göçe zorlandığını ve bu nedenle tam anlamıyla bir yok etme girişimin,n söz konusu olduğunu söylüyor ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kendilerine 2014'ten beri taziye dilediğini hatırlatarak, şöyle konuşuyor:

"Biz de diyoruz ki Sayın Erdoğan’a ve bütün siyaset kurumuna; gelin bu meseleyi araştıralım, soruşturalım ve siyasetçiler olarak bu meseleyi konuşalım. Biz bu meseleyi 107 yıldır konuşmadığımız için başka parlamentoların konusu oldu. Oysa bu meselenin konuşulması gereken tek yer TBMM'dir ve tek toplum Türkiye toplumudur."

Babaannesinin o dönemde yapılanlara “Büyük Felaket” dediğini aktaran Paylan, eğer bu meselenin adı 1915 yılından sonra konulmuş olsa ve adaleti sağlanmış olsaydı bunun adının yine Büyük Felaket olarak kalmış olacağını savunuyor.

HDP Milletvekili Garo Paylan
Garo PaylanFotoğraf: picture-alliance/abaca/Depo photos

"Meclis’in varlık nedeni nedir?"

Paylan, TBMM’ye bu konunun konuşulması için teklif verdiğini ve bunu yedi yıldır yaptığını söyleyerek, "Ama yedi yıl böyle bir linçle karşı karşıya kalmadım. Aynı kelimelerle, aynı ifadelerle veriyorum. Ve adı da illa soykırım olsun demiyorum. Gelin adını koyalım diyorum" yorumu yapıyor.

Bu meselenin "ulusal" bir mesele olduğunu ve adaletin ancak bu topraklarda sağlanabileceğini belirten Paylan, kendisi için fezleke düzenleneceği iddialarını da şöyle değerlendirdi:

"Meclis'in varlık nedeni nedir? İnsanların siyasi, demokratik veya ekonomik sorunları olur ve bunları konuşmak için Meclis'e gider. Ben ömrüm boyunca insan hakları mücadelesi vermiş bir insanım. Şimdi ben eğer ki üyesi olduğum Meclis'e yaşadığım felaketle ilgili bir önerge veremeyeceksem, o meclisin alameti farikası nedir? Neden o meclis vardır?"

"Muhalefet iktidarın gerisine düştü"

Paylan, teklifiyle ilgili tepki gösteren muhalefet partilerini de eleştirerek, muhalefet partilerinin şu anda bu meseleyle ilgili olarak iktidarın gerisine düştüğü yorumu yapıyor.

İYİ Parti lideri Meral Akşener, Twitter’dan yaptığı açıklamada, "TBMM'ye verdiği sözde 'soykırım' teklifiyle, milletimizin başını yere eğdirmeye kalkan hadsizliği şiddetle kınıyorum. Büyük Türk Milleti'nin gurur duyulacak bir tarihi vardır. Bizler burada oldukça, hiçbir kirli ajanda bu gerçeği değiştiremez" demişti.

O dönemde alınan siyasi bir kararın nasıl tarihçilere bırakılacağını anlamadığını belirten Paylan, "Benim babaannemin hikayesi nasıl tarihçilerin konusu olabilir? Talat Paşa 100 yıl önce bu siyasi kararı aldı ve bunu yine ancak siyasetçiler değerlendirebilirler. Helalleşme denilen şeyi tarihçilere bırakacaksak nasıl helalleşeceğiz?" diyor.

Paylan, ortada aslında ironik bir durum bulunduğunu belirterek, iktidar ile muhalefeti şöyle karşılaştırıyor:

"Belki çok ironik olacak ama Erdoğan bu konuda muhalefetten daha ileri noktada, en azından taziye diliyor. Babacan da önemli çıkış yaptı ve taziye diledi, o bakımdan muhalefet HDP dışındaki diğer partiler bu konuda önerge veren beni hedef gösterdi. Mesele sadece makinisti değiştirmek değildir bence, mesele demokratik bir Türkiye yaratmaktır. Ve muhalefet şu anda iktidarın gerisine düştüyse o zaman neyi değiştirecekler? Mesele sadece makinisti değiştirmek mi?"

Tanrıkulu: Nefret söylemi siyaset haline geldi

Hakkında soruşturma başlatılan Sezgin Tanrıkulu da 1915 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin var olmadığını hatırlatarak, dolayısıyla kendisine yöneltilen suçlamanın baştan yanlış olduğunu belirtiyor.

Tanrıkulu, soruşturmayı ve kendisi hakkındaki linçi siyasi amaçlı gördüğünü belirterek, şöyle konuşuyor:

"Bunu yapanlar özellikle Adalet ve Kalkınma Partililer ve troller, onların trolleri. Sonuçta böyle bir kutuplaşma ve nefret söylemi onların siyaset yapma biçimi haline gelmiş. Algı oluşturup, kamuoyunda bir linç ortamı yaratmaya çalışıyorlar. Mesele bu."

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu
Sezgin TanrıkuluFotoğraf: DW/Burcu Karakaş

Paylan ve Tanrıkulu neden hedefte?

Peki bu yıl tepkilerin özellikle bu iki siyasetçiye yönelmesinin siyasi açıdan nedenleri neler olabilir?

Muhalefetin oluşturduğu altılı masanın dünkü açıklamasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden'a tepki gösterilmiş ve öte yandan hükümetin ABD'ye karşı sessiz kaldığı belirtilmişti.

Siyaset bilimcilere göre Paylan ve Tanrıkulu’na yöneltilen tepki ile iktidar kendisine yapılan suçlamayı muhalefete yansıtmaya çalışıyor.

Siyaset Bilimci İbrahim Uslu, DW’ye değerlendirmesinde şunları söylüyor:

"Biz buna siyasal iletişimde karşıya yansıtma tekniği deriz. Bir suçlamayı, olumsuz bir kanaati karşı tarafa yansıtırsınız; bu o taktik. Burada hazırda elde bir malzeme de var. Sanki yurt dışında olanlar muhalefetin suçu gibi gösterilip, tartışmaların odağının kaymasını sağlamaya çalışıyorlar."

Bir diğer siyaset bilimci Nezih Onur Kuru da bu tür hassas konuların muhalefet için tehlikeli konular olduğunu ve iktidarın da bunu bildiğini söyleyerek, şöyle konuşuyor:

"Biden'a karşı hükümetin verdiği tepki alt tondan geldi. Fakat bu öfke özellikle Paylan’a karşı yönlendirildi ve büyük bir linçe maruz kaldı. Bunun temelde iki nedeni var; birincisi dış politikadaki pragmatizm ilkesi çerçevesinde öfke Biden'dan çok HDP'ye yöneltildi. İkincisi de muhalefetin büyük bir fay kırığı var HDP ve milliyetçiler arasında. Bu ayrışma da körüklenmek istendi."

Ancak Uslu'ya göre iktidar bu sorun potansiyeli olan konuların muhalefet içinde krize dönüşmesinde şu ana kadar başarılı olamadı ve bundan sonra da olamayacak. Uslu, muhalefet partilerinin zaman zaman bazı konularda aynı fikirde olmayabileceğini söyleyerek, "Bu fikir ayrılıkları sıcak meselelerde bundan sonra da ortaya çıkacak. Ama bu bir krize ve yol ayrımına dönüşmeyecek. Siyasetin gücü de buradan geliyor. Sorun çıkması ile kriz çıkması ve bu krizin çözülemeyerek kopuşlara yol açması ayrı şeyler" diyor.