Yorum: Türkçede göçmenlik ve mültecilik neden karıştırılıyor? | TÜRKİYE | DW | 24.09.2015
  1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages

TÜRKİYE

Yorum: Türkçede göçmenlik ve mültecilik neden karıştırılıyor?

Yazar Buket Uzuner göçmenlik-mültecilik kavramlarını Deutsche Welle için değerlendirdi:

Türkçe okuyan ve Türkçe düşünen milyonlarca insan doksan yıldır okullarda, kahvelerde, evlerde, yazılı ve görsel basında Türklerin ata ve ninelerinin Anadolu'ya, Balkanlar'a, Orta-Doğu'ya; genel olarak Doğu-Akdeniz'e göçmen olarak geldiğini öğrenir ve duyar. Bizler göçmen bir kültürün son bin yıldır şimdiki Türkiye'de yaşayan son kuşakları olduğumuzu bilir ve bununla gurur duyarız. Çünkü kimse açık açık konuşmasa da hepimiz bilinçaltlarımızda biliriz ki, göçmenlik; uyum yeteneği, zeki, esnek, esprili ve yeniliğe açık olmak gibi toplumsal ve kültürel özellikleri gerektirir. Ordular kurup, Romanlılar gibi yenenin “fetih”, yenilenin “işgal” saydığı askeri akınlara başlamadan çok önce Türkler şimdiki yurtları Türkiye'ye Güney Sibirya ve Orta Asya'dan göçmüş Şamanlardı. Vatan anlamına gelen “yurt” kelimesi de zaten eski-Türkçe'de çadır demektir ve eski Türkler göçtükleri yerlere yurt/çadırlarını kurup vatan eylerlerdi. Aynı nedenle “yurtseverlik” etimolojik olarak içinde milliyetçilik barındırmayan bir Türkçe kavramdır. Bugün başka Müslüman ülkelerde bulunmayan yüzlerce şaman ritüeline günlük yaşamda hâlâ sahip çıkmamız belki de geçmişimizin göçer- toplum özelliklerine bir saygı göstergesi olarak Anadolu'nun her yöresinde devam etmektedir. Bu yüzden bizim kültürümüzde göçebelik, dolayısıyla göçmenlik başka kültürlere kıyasla daha sempatik, daha kabul gören bir insanlık durumudur. İlk gençlik yıllarımda öğrenci olarak gittiğim ABD Michigan Üniversitesi'ndeki sınıf arkadaşlarımın “Aslen İrlanda veya Polonya ya da İtalyan kökenim var…” diye, kendi göçmen altyapılarına sahip çıkışları bana belki de en çok bu yüzden daha önce üniversite eğitimi aldığım hiçbir Avrupa ülkesinde asla yaşayamadığım bir rahatlık ve özgürlük duygusu vermişti.

Şimdi sözlerime çok önemli bulduğum bir kültürel bir açıklama getirmek zorundayım. Çünkü Türkçe “göçmen” (immigrant) kelimesi -büyük olasılıkla kültürel geçmişimiz nedeniyle- sık sık “göçer” (nomad) ile aynı anlamda kullanılır. Öte yandan “mülteci” (refugee) kavramı da sadece yakın geçmişte 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında solcu muhalif oldukları için Avrupa'ya mülteci olarak gitmek zorunda kalan insanlar nedeniyle gündeme gelmiş bir kavramdır. Osmanlı Devleti'ndeyse idamdan bir önceki ceza olan “sürgün” (deportation/banishment) hâlâ zihinlerimizde tazedir. Bu yüzden, eğer bir hukukçu veya siyaset bilimci değilse iyi eğitimli bir Türk için bile “mülteci” ve “göçmen” sıklıkla karıştırılan kavramlardır, demek yanlış sayılmaz.

Bilindiği gibi, Türkiye son dört yılda iki milyona yakın Suriyeli mülteciyi kabul ederek 21.yy’ın dünya rekorunu kırdı. Suriyeli mülteciler krizi, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın yaşadığı en büyük mülteci krizidir ve artık bir Avrupa krizine dönüşmüştür. Bu krizin büyüklüğü mülteci sayısının fazlalığı kadar, sürecin neredeyse beş yıla yakındır uzaması ve geleceğe yönelik bir çözümün, barışın yani Suriye'ye geri dönüş umudunun henüz görülmeyişinde yatmaktadır. Ancak bu mülteciler Türkiye'de yaşadıkları çok zor koşullar nedeniyle büyük bir ekonomik kriz içinde olan Yunanistan dâhil AB ülkelerine göçmek için canlarını feda etmeye başladılar. İki milyon yabancı insanın kısa bir zaman diliminde herhangi bir ülkeye gitmesi elbette büyük ekonomik ve sosyal sorunlara yol açar ve Türkiye de bu sorunları yaşıyor. Mülteci kamplarının artık tıka basa dolu olması nedeniyle- İstanbul dâhil- birçok şehirde parklarda ve sokaklarda yatmak zorunda kalan Suriyeli aileler artık bizim günlük hayatımızın çok hüzünlü birer parçası haline geldi bile… Birçok hayırsever Suriyeliler'e yardım kampanyası başlattı, sosyal medyadan göçmenlerin zor durumuna dikkat çekmeye çalışan sayısız hesap var. Ancak bu insanların “göçmen” değil “mülteci” olduğunu, dolayısıyla hayatları tehlikede olduğu için buralara geldiklerini farkındalık yeni yeni gelişmeye başladı. İlk yıl sınırlı sayıda gelen ve kamplarda kalan Suriyeli mültecilere gösterilen hoşgörü, şefkat ve paylaşma duygusu daha sonra büyük sayılarda akmaya devam eden ve özellikle alt sınıf, yoksul mahallelerdeki dar olanakları paylaşma söz konusu olunca değişmiş, ayrımcılık ve ırkçılık artmıştır. Öte yandan, geçen yılki seçimlerde Suriyeli mültecilerin AKP'ye oy vermek için para yardımı aldığı söylentileri büyük antipati yaratmış, onlara karşı olumsuz tavırlar baş göstermişti. Ancak asıl sorun işsiz ve evsiz Suriyeli mültecilerin, Türkiye'de oturma ve iş izni belgeleri alamadıkları mülteci yasası nedeniyle sigortasız ve asgari ücretin çok altında çalıştırılarak sömürülmesi, insan kaçakçılarının eline düşerek perişan olmalarıdır. Özellikle Suriye'den yeni gelenler mülteciler artık statü ve iş bulma hayaliyle mutlaka Avrupa'ya gitmek eğilimindedir. Suriyeli entelektüel mültecilerse, kendilerinin bir deprem gibi bir doğal afet sonucu değil, siyasi sorunlar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldıklarının hatırlanmasını arzu ediyorlar.

Geçen haftalarda Bodrum'da ölüsü bulunan bebek Aylan Kurdi'nin vicdanları yakan fotoğrafı dünyada ve Türkiye'de mültecilerin yaşadıkları sorunun insanî boyutunu da nihayet hatırlamamıza neden oldu. Bu konu elbette sadece Türkiye'nin sorunu değildir. AB ve BM'nin stratejik bir ortak çalışmayla Türkiye'ye acilen maddi katkıda bulunması gerekmektedir. Ancak son noktada benim düşüncem şudur: Kendi vatandaşları düşünce özgürlüğü konusunda büyük sıkıntılar yaşayan “Yeni Türkiye”nin, halkın destek konusunda hiç de iyi bir sınav vermediği Suriyeli mültecilere açtığı kucak elbette dikenli tellerle kaplıdır!

© Deutsche Welle Türkçe

Buket Uzuner

Reklam