1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git

Türk yapımlar beğenildi

Aydın Üstünel/ Deutsche Welle12 Şubat 2009

Berlinale'de yıllardır yarışma bölümüne temsilcisi kabul edilmeyen Türk Sineması, bu yıl da Altın Ayı yarışından uzak. Ancak yine de Türkiye’den gelen yapımlar, festivalin diğer bölümlerinde beğeni topladı.

https://p.dw.com/p/Gt47
"Mommo" filminden bir sahne
"Mommo" filminden bir sahneFotoğraf: Berlinale 2009

Festivalin Genç Kuşak bölümünde gösterilen Türkiye yapımı “Mommo”nun başrol oyuncuları büyük alkış aldı.

Anneleri ölmüş olan ve babaları tarafından dedelerine terk edilen iki kardeşin dokunaklı hikâyesi, festivalde büyük ilgi gördü. Berlin'de dünya prömiyeri yapılan filmin başrolündeki 8 ve 11 yaşındaki oyuncular ise, şimdiden, festivalin en şirin aktörleri unvanını aldı.

Nisan ayında Türkiye’de gösterime girecek olan ve adı yerel ağızla öcü, umacı anlamına gelen filmin yönetmeni Atalay Taşdiken, Konya’nın Hüyük ilçesinde bulduğu başrol oyuncuları için, tüm deneyimin bir ilk olduğunu söyledi. Taşdiken, “Mehmet de, Elif de ilk defa dün uçağa bindiler. İstanbul’dan Berlin’e geldiler. Elif İstanbul’u, Berlin’e gelmek münasebetiyle ilk defa gördü, Mehmet daha önce gelmiş birkaç sefer. Elif için daha çok ilklerin yaşandığı bir seyahat oldu bu. Sinemayı bugün ilk defa gördü, sinemada bugün ilk defa film izledi ve o film kendi filmiydi, herhalde onun için hayatının en önemli hatıralarından biri olarak kalır diye düşünüyorum. Kim olsa çocuklukta böyle bir anı yaşamak isterdi” diye konuştu.

Elif ve Mehmet Bülbül, kardeş değiller, ancak tesadüfler sadece soyadlarının aynı olması ile bitmiyor. Yönetmen Taşdiken, “Annelerinin adı da aynı, babalarının adı da aynı. Ama kardeş değiller, çok uzak akrabalar. Ama anne baba adlarının da aynı olması çok ilginç bir tesadüf” diyor.

Önce okul

Mikrofonumuzu uzattığımız küçük yetenekler, sinema ile ilgili gelecek planlarını “İlk önce okulum. Yaz tatillerinde olursa, neden olmasın, çekerim” ve “Ben de aynı” diye anlatıyor.

“En sert filmim”

Festivaldeki diğer Türk filmi ise Forum bölümünde yer verilen, Reha Erdem imzalı “Hayat var”. Ufak tefek yasadışı işlerle para kazanmaya çalışan babası ve yatalak dedesi ile İstanbul’un kıyısında yaşayan 13-14 yaşındaki bir kızın büyüme hikayesi olan film, yönetmeni tarafından, kendisinin en sert filmi olarak nitelendiriliyor. Reha Erdem, “Bir önceki ‘Beş Vakit’e göre daha az nefes aldıran bir film. Ve daha şekersiz bir film” değerlendirmesini yapıyor.

"Hayat var" filminden bir sahne
"Hayat var" filminden bir sahneFotoğraf: Berlinale 2009

Tamamen kendi iç dünyasında yaşayan Hayat adlı kızın hikâyesi, çoğunlukla suyun üzerinde, Boğaz’da geçiyor. İstanbul’u daha önce beyazperdede hiç görülmediği derecede su perspektifinden gösteren yönetmen Reha Erdem, “İstanbul’u biz hiç denizden görmüyoruz ve yaşamıyoruz. Denizden bakıldığı zaman, herşey bambaşka oluyor. Yani, daha güzel oluyor, daha çirkin oluyor, anlamında değil. Ama çok başka oluyor. Çünkü İstanbul’un öyle bir zenginliği var, suların içinde bir şehir. Bir de aslında çok daha başka bir kontrast yapmaya çalıştık, bilmiyorum, o ne kadar oldu. Açıklıkta çektik, ama aynı zamanda çok klostrofobik bir film. Nefes aldırmamak, işte o çelişkiyi yapmaya çalıştık aslında, böyle hep açık gibi ama nefes alınmıyor” diyor.

"The International” filminin yapımcısı Lloyd Phillips
"The International” filminin yapımcısı Lloyd PhillipsFotoğraf: picture-alliance / schroewig

“Trafiğe rağmen İstanbul’a yerleşebilirim”

Sinemacı olarak İstanbul’a farklı bakış açıları, Berlinale kapsamında kurulan Yetenek Kampüsü adlı bölümdeki bir panelde de ele alındı. “İstanbul’u düşlemek” adlı etkinliğe katılan ve bazı sahneleri İstanbul’da çekilen “The International” adlı açılış filminin yapımcısı Lloyd Phillips, şehri hangi gözle gördüğünü şöyle anlattı:

“Batının en doğu, doğunun en batı şehri İstanbul. Kıtaların buluştuğu, tarih boyunca kültürlerin çarpıştığı, kaynaştığı bir şehir. Ve hepsi gözlerinizin önünde, orada. Örneğin modern kıyafetler giymiş olan kadınlar ve başörtülü kadınlar, sokakta yan yana yürüyor. Gerçekten büyüleyici. Hemen gidip İstanbul’a yerleşebilirim. Trafiğe rağmen.”

Ödüllü yönetmen Yeşim Ustaoğlu
Ödüllü yönetmen Yeşim UstaoğluFotoğraf: picture-alliance / dpa

Phillips ve yönetmen Reha Erdem'in yanı sıra panele katılan diğer sinemacı, yönetmen Yeşim Ustaoğlu ise İstanbul’un çehresini en fazla değiştiren, bir sinemacının bakış açısına en fazla damgayı vuran etkeni şöyle dile getirdi:

“İstanbul çok hızla büyüyen, çok hızla göç alan, uzun bir süredir özellikle göçle yaşayan bir şehir olmaya başladı. Buralara eklemlenmiş olan, yaşamak zorunda kalan insanlar bir kere aidiyet duygusundan mahrum kalmış oluyorlar, moral dengelerini yitirmiş oluyorlar benim kanımca. Ve o zaman işte yaşama çabasındayken çok vahşi bir sıkışmışlığın içinde kalıyorlar. Bir de bu yaşama çabasını, bir anlamda moral değerlerini de yitirmiş olan insanlara da bizim bir bakmama çabamız var, yani biz sanırım bundan hala sıyrılamamış bir toplumuz. Benim gördüğüm en büyük çelişki bu.”

Tam 10 yıl önce “Güneşe Yolculuk” filmiyle Berlin Film Festivali’nde yarışma bölümüne kabul edilip Mavi Melek ödülünü alan ve bu yıl “İstanbul’u düşlemek” adlı panelde konuşan Ustaoğlu, tüm bu çelişkilere rağmen, İstanbul’un, gerçekten kendi dinamizmi, kendi rengi içinde yaşayan ve kendisinin de yaşayabileceği tek şehir olduğunu vurgulamaktan da geri kalmadı.