Gözaltı süreci ve intihar | ALMANYA | DW | 15.10.2016
  1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages
Reklam

ALMANYA

Gözaltı süreci ve intihar

Terör şüphelisi Caber El Bekir'in gözaltında intiharı Almanya'yı karıştırdı. İntihar uzmanı Johannes Lohner, yalnızca kontrolün bir tutuklunun intiharını engellemek için yeterli olmadığını söylüyor.

Deutsche Welle: Cezaevlerindeki yargı memurlarının intihara meyilli olduğundan emin oldukları bir tutukluyu ne şekilde gözaltında tutmaları gerekir?

Johannes Lohner: En yüksek güvenlik seviyesi elbette tutuklunun sabit bir biçimde tutulmasını gerektirir. Ne var ki yargı memurları bunu ancak ellerinde bir doktor raporu olduğu sürece yapabilirler. "İki noktayla sabitleme" bu yöntemlerden biridir: Bu yöntem çerçevesinde, tutuklu, bomboş ve tamamıyla sade bir oda içinde birkaç saat boyunca bir yatak üzerine uzandırılıp bir kolu ve bir bacağıyla yere kayışla bağlanır. Bu tür bir önlemin söz konusu kişiler için ne anlama geldiğini tahmin edersiniz.

Bu yöntem şayet kişi olağanüstü bir durum içinde bulunuyorsa akut psikiyatride birkaç evre içinde gerçekleştirilir. Kaldı ki bu sabitleme, ancak başında birisinin oturarak beklemesi şartıyla mümkündür. Bir kişi mutlak suretle fiziken orada bulunmalı ve bağlı kişinin kusma ya da boğulma tehlikesi mevcut olduğundan, gerektiğinde hemen müdahale edebilmek adına sabitlenen tutuklunun yanında oturmalıdır. Böylesine bir süreç, tüm katılımcılar için son derece külfetli ve sıkıntı verici olan, en yüksek güvenlik seviyesi uygulamasıdır.

DW: Peki yargı memurları şayet böyle bir doktor raporu (henüz) yoksa başka ne tür seçeneklere sahipler?

Johannes Lohner: Bunun bir alt seviyesi, tutuklunun özel güvenlikli bir hücreye konmasıdır. Almanya genelinde bu tip hücreler genelde benzerdir: Kamera gözetimi altında bir oda vardır ve oda içerisinde tuvalet, lavabo ve diğer eşyalar sökülememeleri ve böylece tutuklular tarafından intihar etmek için kullanılamamaları için duvara çakılı hâldedir.

"Tutukluluk, her insan için zor"

Tutuklu kişiye, şayet kendini asarak boğmaya kalkarsa yırtılacak şekilde tasarlanmış kağıttan bir iç çamaşırı verilir. Hücrede bulunan yorgan, yanmaz ya da yırtılamaz cinstendir. Çatal bıçak da tutuklunun yutma ihtimaline karşı plastikten değil, mısır nişastasından üretilmiştir. Böylesine bir durum elbette hayatî tehlikeye yol açmaz ama tutukluyu hastanelik eder. Her büyük hapishanede bugün bu koşullar sözkonusudur.

DW: Memurlar cezaevine henüz gelmiş tutukluların ruhen hasta ya da intihara meyilli olup olmadıklarını nasıl tespit ederler?

Johannes Lohner: Cezaevlerinde bir giriş muayenesi yapılır. Bu muayene, her şeyden önce fiziksel kısıtlamalar ve hastalıkları belirlemeye yöneliktir. Muayenede, bir kişinin uyuşturucu tesiri altında bulunup bulunmadığına da bakılır. Gözaltı sürecinde, özellikle de kişi gözaltına alındıktan sonraki 24 ila 48 saatlik süreçte, kesinlikle daha yüksek bir intihar riski vardır. İstatistikler değerlendirildiğinde, başlangıçta riskin son derece yüksek olduğu ve süreç içerisinde gitgide düşüş gösterdiği görülüyor. Bir zanlının hüküm giydikten sonra intihara kalkışma olasılığıysa açık bir biçimde daha düşük.

DW: Neden?

Johannes Lohner: Tutuklular hüküm giydikten sonra, duruma alışmış, uyum sağlamış ve tutuklanma şokunu aşmış oluyorlar. Tutukluluk her insan için zordur, bu pek çok insan için bir eşikte olma durumudur. Tutuklanmanın getirdiği şok, belirgin biçimde açıklanabilecek, net bir psikolojik durum değildir. Memurlar da cezaevine yeni gelmiş bir insanı henüz tanımaz. Böylece tanımadıkları birini bir odaya kilitlemiş olurlar ve kişinin sık sık psikiyatri tedavisi gördüğü ya da intihara kalkıştığı ancak belli bir süre sonra çeşitli koşullar altında ortaya çıkar.

"Önlemler çok gaddarca"

İntihar tehlikesi bulunanlara karşı alınan önlemler çok gaddarca. Eğer her gece 15 dakikada bir tavandaki lamba yanarsa veya tutuklu yere sabitlenmiş vaziyetteyse, sağlıklı olan insan da bir psikoza girebilir ve delirir. Özellikle de bu, saatlerce ya da günlerce yapılıyorsa. Uykusuz bırakma, en geç Guantanamo’dan beri bildiğimiz bir işkence aracıdır. Birkaç gün önce, Belçika'daki terör zanlısının avukatları, birçok başka nedenin yanı sıra müvekkillerinin sürekli gözetlenmesinin müvekkilleri için uygunsuz olması sebebiyle görevden çekildiler.

DW: Eğer bu tip intihar tehlikesi bulunan tutuklular için ekstra güvenlikli hücreler sürekli kamera gözetiminde tutuluyorsa, nasıl oluyor da tutuklu intihar edebiliyor?

Johannes Lohner: Memurların kamera gözetimi esnasında sekiz saatten uzun süre sürekli monitörün önünde oturduğuna inanmak yanılgıya düşmek olur. Hakikatte durum böyle değil. Tutuklular de pekâlâ uyuyor. Monitörler çoğunlukla alt merkezlerde açık kalıyor. Buralarda da çok sayıda hücre dolu olduğu için çok sayıda monitör vardır. Burada memurlar örneğin mektup kontrolü gibi birtakım başka işleri de hallederler, bu esnada da belki arada bir monitöre bakarlar. Memurların kamerada gözükmesine rağmen gerçekleştiğini fark etmediği intihar vakaları da sözkonusudur.

"Bir ilişki kurmam gerekir"

Bahsettiğimiz bu teknik imkanların da tabii ki sınırları var. Sabitlemeler, kameralar, çitler, duvarlar, dedektörler ve diğerleri: Bunların hepsinin kullanılması doğrudur ve kullanılmaya devam da edilmelidir, ancak sosyal güvenlik olmadan olmaz. Etrafımdaki insanları tanımam, onları gözlemlemem, onlarla bir ilişki kurmam gerekir. Bu, elbette, cezaevine yeni gelmiş veya işbirliğine hiçbir şekilde yanaşmayan tutuklularla zor ya da imkânsız olabilir.

DW: Yetkili makamın bir tutuklu intihar ettikten sonra olayı aydınlatmaya gönüllü olup olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Johannes Lohner: Bizim "hüküm giyme sürecinde intiharı engelleme" amacıyla kurduğumuz bir çalışma grubumuz var. Kurumumuz, bu tip vakaları yalnızca hukuki düzlemde gözden geçirmeyi değil, teşkilatı yakın takibe almayı da amaçlıyor. Bu, öte yandan, sık sık suçlamalarda bulunan personel için de çok önemli. Olayın dışında olan birinin gözünde, cezaevinde bir işin çok da temiz bir biçimde yürütülmediğine dair bir şüphe kolayca ortaya çıkabiliyor. İnsanlar böylece büyük baskı altına giriyorlar. Bir insanın intihar edişine tanıklık etmek, geride derin bir etki bırakıyor. Ciddi bir gözden geçirme ve düzeltme çok önemli. Bu süreç daha sonra içeride devam ediyor ve doğru olan da bu.

Johannes Lohner, Landshut Üniversitesi’nde profesör. Uzmanlık alanlarından biri klinik sosyal hizmet. "Serbest Ölüm? İntihar? İntiharın Bilançosu? Tutukluların kendi hayatlarına kıymaları" isimli kitabın editörlerinden biri. Kitaba katkı sunan yazarlar, hapishanelerdeki intiharları engellemenin ve ruhsal sıkıntı yaşayan tutuklulara daha iyi danışmanlık etmenin yollarını tartışıyorlar.

© Deutsche Welle Türkçe

Röportaj: Sabrina Pabst

Reklam