‘Türkiye’de oksijensiz kalan gazetecilik’ | AVRUPA | DW | 03.05.2015
  1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages

AVRUPA

‘Türkiye’de oksijensiz kalan gazetecilik’

Yavuz Baydar, 2015 itibariyle Türkiye’deki gazeteciliğin geldiği noktayı ‘’giderek içindeki oksijen oranının azaldığı bir kabine’’ benzetiyor.

Türkiye'de gazeteciler, yani mesleklerini dürüstlük ilkeleri içinde, kamu yararını gözeterek icra etmeye çalışanlar, onları boğmaya çalışan mekanizma karşısından hayatta kalmak ve mesleklerine devam etmek için nefes alabilecekleri bir alan arayışındalar.

Türkiye'de gazeteciliğin üzerinde çift aşamalı bir baskı yaratılıyor: Farklı yollarla uygulanan sansür arttıkça gazetecilerin kendi kendilerine uyguladıkları otosansür de artıyor, böylece habercilik ve yorumculuk da zarar görüyor.

Gezi eylemlerinden bu yana rüşvet soruşturmaları ya da IŞİD'in gerçekleştirdiği bombalı saldırılar gibi konularda 40'tan fazla haber yasağı emri verildi. Akreditasyon yasakları adeta günlük bir rutin haline geldi. Muhalif gazetelerin Türk Hava Yolları uçuşlarında dağıtılması, havaalanlarında satılması ve devlet dairelerinde bulundurulması yasağı da devam etti. Televizyon kanallarına sürekli ceza kesen RTÜK, bir ana sansür otoritesi olarak işler hale geldi.

Hapis cezaları çok yaygın bir uygulama olmasa da hapse atılma tehdidi oldukça yaygın durumda. ''Erdoğan'a hakaret ettikleri'' gerekçesiyle gazetecilere, blog yazarlarına ve Twitter kullanıcılarına açılan soruşturma ve dava sayısında rekor derecede artış gözleniyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'ne göre Türkiye'de tutuklu bulunan yaklaşık 20 gazeteci var. Bu rakam aslında bir düşüşe işaret etse de gözaltına alınanların durumu oldukça endişe verici; özellikle de Nedim Şener ve Ahmet Şık ve diğer gazeteci vakalarında. Bir televizyon dizisinin senaryosu nedeniyle gözaltına alınan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, dört aydan uzun bir süredir cezaevinde tutuluyor. Bir başka ciddi vakaysa araştırmacı gazeteci Mehmet Baransu'nun ''gizli devlet belgelerini temin etme'' suçlamasıyla mahkûm edilmesi ve hükümet çevrelerince bir ''ajan'' olarak damgalanmasıydı. Bu iki vaka, gazeteciliği felce uğratmak için bir emsal yaratarak gözdağı verme amacının da ötesine geçti.

Otosansür de oldukça yaygınlaştı ve şu anda profesyonel hayatın adeta bir parçası. Otosansür, kendi kendini hapsetmenin oldukça şiddetli bir biçimi olduğundan ben her zaman, bu uygulamanın özellikle holding medyasında (büyük ölçekli iş hedeflerine ulaşmaları için hükümetin lütfuna bağlı olan ‘önemli adamların' sahip olduğu medya kuruluşları) yüksek maaşlı editörlerin haber değeri olan hikâyeleri engellediği ve muhabirleri ve eleştirel yorumcuları hükümet lehinde olan her şeyi aynen kopyalamaya teşvik ettiği haber merkezlerinin açık hava hapishanelerine çevrildiğini savundum.

Tüm bu uygulamalara karşı çıkanlar ise işlerinden oldu. Geçim kaynağını kaybetme korkusu, haklarında dava açılması ya da hapse girme korkusu ağır bastığı için Türkiye'deki gazetecilerin yalnızca yüzde 1.5'i sendikalara katılma cesaretini gösteriyor, bu da editoryal özgürlüğün dibe vurmak üzere olduğuna işaret ediyor.

Genel resme bakıldığında Türkiye'de gördüğümüz şey yüzde 80'i hükümet kontrolünde olan bir medya. Öyle ki, artık bu medya ‘gazetecilik' olarak bildiğimiz şeyin temel değerlerini unutmuş durumda. Tehlike çanları çalmaya başladı.

© Deutsche Welle Türkçe

Yavuz Baydar