1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages

YAŞAM

Kadınların “insan hakları” mücadelesi

1993’deki Viyana’daki Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda kadın hakları insan hakları kavramına dahil edildi. Bunu kadın hakları açısından önemli bir adım olarak değerlendiren Alman İnsan Hakları Enstitüsü’nden Petra Follmar Otto, DW’den Ayşe Tekin’in sorularını yanıtladı...

Kadınlar hakları, artık insan hakları kavramının içinde yer alıyor

Kadınlar hakları, artık insan hakları kavramının içinde yer alıyor

DW: Bayan Follmar, kadınlar da insan olarak zaten insan hakkı kavramının içinde yer almıyorlar mıydı?

Follmar: “İnsan haklarına ideal liberal bakış, beyaz erkek vatandaşları devlete karşı korumak amacını güdüyordu. Kadınların özellikle özel alanda yaşadığı haksızlıklar göz önünde bulundurulmadı. Kadına yönelik şiddet, tüm dünyada bunların başında geliyor. Kadına yönelik hak ihlalleri, uzun zaman klasik insan hakları ihlallerinden sayılmadı. Kadının insan haklarından kast edilen bu. Sonunda süreç uzun sürse de 1993 yılında Viyana’da yapılan İnsan Hakları Konferansı’nda ‘Kadın Hakları İnsan Haklarıdır’ formülü ile önemli bir adım atıldı.”

DW: Bu çok uzun bir süreç değil mi? Nasıl gelindi bu noktaya?

Follmar: “Bu süreç, çok farklı düzeylerde yaşandı. Öncelikle ulusal düzeyde kadınlar, kadın hareketleri soruna dikkat çekti. BM içinde kadın komisyonu, kadınların sorunlarını insan hakları olarak tartışmaya başladı. Ardından 80’li yılllarda başlayan kadın konferansları geldi. Uluslararası kadın hareketi, BM kurumlarını kullanarak kadına özel hak ihlallerinin insan hakları açısından kontrol edilmesini talep etti. Sonunda tüm bu çabalar, 1993 yılında Viyana’daki konferansta ‘Kadın Hakları İnsan Haklarıdır’ sloganı ve BM’nin dördüncü kadın konferansı Pekin Konferansı’nda kadının insan haklarına özel ağırlık verilmesi ile zirveye ulaştı.”

DW: Peki şimdi varılan nokta yeterli mi? Uluslararası ve ulusal düzeyde kadınların insan haklarını korumak için ne yapılıyor?

Follmar: “BM’nin insan hakları genel bildirgesinde yer alan eşitlik ilkesi, uzun zaman hukuki eşitlik olarak algılandı. Dünyanın birçok ülkesinde yasalarda kadın - erkek eşitliği de sağlandı. Ama önemli olan bu eşitliğin uygulamada sağlanması. Bu ne yazık ki hala dünyanın çoğu ülkesinde gerçekleştirilemedi.”

DW: BM’nin CEDAW Sözleşmesi bu konuda yardımcı olabiliyor mu?

Follmar: “Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesine Yönelik Sözleşme, bu konuda atılmış önemli bir adımdı. Burada kadınların insan hakları ve ayrımcılığın önlenmesine yönelik maddeler yer alıyor. Ama kadının en önemli sorunlarından biri, şiddet bu sözleşmede yer almıyor. Bu eksiklik, BM’nin Kadın Komisyonu aracılığıyla giderildi. Komisyon, şiddetin kadına yönelik ayrımcılığın bir parçası olarak kabul etti ve tüm CEDAW kontrollerinde bu noktanın da gözönünde bulundurulması kararlaştırıldı. Bu çok önemli bir araç, üye ülkeler dört yılda bir CEDAW Sözleşmesinin gereklerini yerine getirdiklerine dair bir rapor hazırlıyorlar. Ama sözleşmenin kadınlara ulaşabilmesi için, ulusal kurumların BM’nin tavsiye kararlarını ciddiye alıp uygulamaya geçirmesi gerekiyor. Ne yazık ki bu çok az gerçekleşiyor.”

DW: Evet, dört yılda bir CEDAW kontrolleri yapılıyor, kadın konferansları yapıldı, BM’nin Kadına Yönelik Şiddete Karşı Özel Raportörü var, onun hazırladığı raporlar var, ama bunların hiçbirinin bağlayıcılığı yok. Kadınların elinde başka hangi imkanlar var, insan hakları ihlallerine dikkat çekebilmeleri için?

Follmar: “BM, insan hakları sisteminin bağlayıcılığı yok, insan hakları ihlalleri durumunda yargılama ve kararları uygulatma imkanı da yok, yani bir dünya polisi görevi göremiyor. Ama kadın örgütlerinin yoğun çalışmaları sonucunda, savaş ve iç savaşta kadınlara karşı işlenen suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi kapsamına alındı. Bu kişilerin ağır insan hakları ihlalleri durumunda haklarını arayabilmeleri için yeni bir sorumluluk yarattı. Kadınların haklarını arama imkanları genişletildi, çünkü savaş ve iç savaş durumunda işlenen cinsiyete yönelik suçlar, tecavüz, seks köleliği ya da fuhuşa zorlamaya karşı bu mahkemede dava açılabilecek.”

DW: Ama kadın, birey olarak böyle bir suçun kurbanı olursa mahkemeye başvuramıyor. Hakkını nasıl arayacak?

Follmar: “Hayır, kadınlar birey olarak doğrudan mahkemeye başvuramıyorlar. Kadınların yapabileceği, kurumsal destek alarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde tanık olarak dinlenmeyi sağlamak ve mahkemenin suçu işleyene karşı dava açılmasına yardımcı olmak. Kadınların birey olarak yapabilecekleri, BM Kadın Komisyonu’na CEDAW Sözleşmesinden doğan haklarının ihlaline dair başvuruda bulunmak. Bu imkan, 2000 yılında kabul edilen ek protokol ile sağlandı. İlk başvurular yapıldı ve ilk tavsiye kararları alındı. Örneğin bir devlet, kadınların ev içi şiddete karşı korunması için yeteri kadar imkan sağlamıyorsa, yani yeteri kadar kadın sığınma evleri yoksa, kadının CEDAW’dan doğan haklarının ihlal edildiğine karar verildi. Bu da bağlayıcı bir karar değil, ama yine de etkili bir karar. Çünkü BM’in CEDAW Komitesi artık kadının insan hakları alanında bir otorite olarak görülüyor.”

DW: Almanya bu ek protokolü imzaladı mı?

“Almanya ek protokolü imzaladı ve uygulamaya koydu. Bu uygulamayı kabul eden ülkelerin sayısı sürekli artıyor. Bence bu insan haklarının korunması açısından önemli bir araç. Uluslararası sözleşmeleri ciddiye alan ülkelerin, bu sözleşmeleri ulusal düzeyde uyguladıklarına dair uluslararası kontrollere imkan tanıması gerekiyor. Çünkü kadınlar uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını ancak böyle koruyabilirler.”

  • Tarih 09.12.2006
  • Hazırlayan Ayşe Tekin / DW
  • Yazdır Bu sayfayı yazdır
  • Kısa link http://p.dw.com/p/AaJb
  • Tarih 09.12.2006
  • Hazırlayan Ayşe Tekin / DW
  • Yazdır Bu sayfayı yazdır
  • Kısa link http://p.dw.com/p/AaJb