1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages

ALMANYA

"İstanbul vatanım, Almanya evim"

Deutsche Welle Türkçe Yayınlar Sorumlusu Baha Güngör, 50 yıl önce Almanya’ya gelişinin hikâyesini anlatıyor. Güngör, bu ülkedeki yarım yüzyıllık geçmişinin sayfalarını Deutsche Welle okurları için aralıyor.

default

Ayrılık zordur, ayrılık acıdır. 50 yıl önce İstanbul’dan ayrılırken hissettiğim acıyı hiç unutmadım, o acıyı bana hiç bir şey unutturamadı.

Büyüklerinin kararına uymaktan başka ne yapabilirdi ki henüz 11 yaşında bir çocuk? Bana pek sorulmadı zaten Almanya'ya gitmeyi isteyip istemediğim. Ama bana Almanları ve Almanya’yı ballandıra ballandıra, o kadar güzel anlattılar ki…

…”Almanya iyidir, Almanlar iyi insanlardır, Türklerin ve Türkiye’nin dostlarıdır” diyordu herkes. İlkokuldaki Süreyya Öğretmenim, Bakkal Ahmet Efendi, alışverişe gittiğinde küçücük kızı Handan’ı bana emanet eden teyzenin kocası sinema sahibi amca, “Almanlar, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikimizdi, silah kardeşlerimizdi” derlerdi. Çalışkanlığıyla, disipliniyle tanınan Almanların memleketine gidebilmek için sabırsızlanmaya başlamıştım yola çıkmadan önceki son günlerde.

28 Ekim 1961 gelip çattığında artık kaçarı yoktu yolculuğun. Üsküdar Şair Naili Sokağı’ndaki evimizden çıkarken son resimler çekildi, büyüklerimin son kez ellerini, küçüklerimin yanaklarını öperken ağlayanlara, “Ağlamayın, gidip geleceğiz birkaç hafta sonra” diyordum. En iyi arkadaşlarıma veda ederken, “Siz de gelirsiniz beni ziyarete” diyordum, sanki 3 bin kilometrelik mesafeyi kat etmek kolaymış gibi.

Baha Güngör mit seiner Familie

Baha Güngör Almanya yolculuğundan hemen önce, anneannesi ve komşularıyla

Sirkeci'den kalkan tren

Bir zamanlar Avrupa’nın zenginlerini getiren Şark Ekspresi’nin son durağı olan Sirkeci Garı’nın peronu doluydu. Anneler, babalar, eşler, bacılar, kardeşler, akrabalar, hepsi ya çalışmak ya da okumak amacıyla Almanya'ya yolculuk edenleri uğurlamak için gelmişlerdi. Birçoğunun elinde taslar ve hatta küçük tencereler içinde su vardı, tren kalktıktan sonra arkasından dökmek için, yol su gibi aksın, sağ salim varılsın ve dönülsün diye. Bugün bile hâlâ otobüs garlarından kalkan şehirlerarası ulaşım vasıtalarının arkasından şirket çalışanlarının döktüğü su gibi.

Üsküdar’daki bir komşu teyzenin ördüğü sarımtırak V yaka kazak sayesinde kravatım da görünüyordu. Seyahate çıkarken insanın üstü başı temiz pak olurdu çocukluğumda. İki bavul, iki bohça, benimle birlikte yola çıkan anneannemin ve komşu teyzelerin hazırladıkları yolluklar, köfteler, sarmalar, dolmalar, meşrubat, hepsi kompartımanda öngörülen yerlere yerleştirildi. Vagonun açık penceresinden herkes el sallıyordu, son dakikada akıllara gelenler söyleniyor, yola çıkanlara perondaki büyükler şunu yap, bunu unutma diyordu.

Cebimizde Türk Devleti’nin onayıyla verilen 72 Mark 50 Fenik vardı ve döviz olarak benim pasaportumda kayıtlıydı. Belki bir servet değildi, ama anneannemin çantasındaki bu para bizim tek güvencemizdi. Perondaki yakınlarımla bağıra çağıra konuşmaya çalışırken anneannemin ağladığını gördüm. “Ağlama anneanneciğim, yakında geleceğiz yine” dediğimde benim başımı okşadığını hatırlıyorum, ama anlamadığım ayrıntı benden saklanılan gerçekti. Sadece kısa bir dönem için gitmiyorduk ve dönüş olmayacaktı, planlanmamıştı.

O günlerde Türkiye ile Almanya arasında imzaya hazır bir “İşgücü Alım Antlaşması” olduğunu yıllar sonra öğrenecektim ve Sirkeci’den daha nice trenin insanları yerinden, yurdundan, eşinden, dostundan, akrabasından ayıracağını anlayamazdım o yaşta zaten. Kompartımanımızda bizden başka “İngeborg Teyze” vardı. Avusturya’da İnnsbruck şehrine gidiyordu. Bize yardımcı olmaya çalışıyor, çat pat Türkçesiyle bir şeyler söylüyordu sevecen bir ses tonuyla.

Baha Güngör Pass

Baha Güngör'ün ilk pasaportu

Tren Trakya'ya sapınca

„Kara Tren“ yola çıktığında hâlâ gerçeklerin farkında değildim. Ne zaman ki tren Marmara'ya paralel güzergâhtan çıkarak Trakya’ya doğru saptık, işte o an aslında gitmek istemediğimi anladım: “Anneanne, ilk istasyonda inelim, geri dönelim” dediğimi hatırlıyorum. Anneannemin yanıtı keskin bir bıçak gibi saplanmıştı göğsüme: “Hayır, evladım, artık dönmemiz mümkün değil, bu trenden Almanya’da inebiliriz ancak…”

Ağlama sırası bendeydi, kimse teselli edemiyor, kimse susturamıyordu. Benimle birlikte ağlayan anneannem ve İngeborg Teyze nöbetleşe başımı okşuyor, nafile yere sakinleştirmeye çalışıyordu. Yol boyunca böyle devam etti. Ne zaman halsiz düşsem ya anneannemin ya da İngeborg Teyze’nin göğsünde veya kucağında uykuya dalıyordum.

Münih’te ve ardından Köln'de iki aktarma yaptıktan sonra sabahın erken saatlerinde annemlerin üç yıldır yaşadıkları Aachen’a doğru yol alan bir banliyö treninde ayaktaydık onca bagajımızla. İnsanlar sert bakışlıydı, kadınlar daha sonra filmlerde gördüğüm savaş sonrası harabelerini ölen veya esir düşen kocalarının yardımı olmadan ortadan kaldıran güçlü kuvvetli kadınlara benziyordu. Erkeklerin elinde tuttukları gazetelerin çoğunun kapak sayfasında kırmızı bir dikdörtgen üzerinde beyaz harflerle “Bild” yazıyordu. Fiyatı olduğunu tahmin ettiğim “10 Pf” yazıyordu, ama “Pf” acaba neydi, “Fenik” olduğunu sonradan öğrendim. Almanya’nın en çok okunan bulvar gazetesi “Bild” ilk defa o gün karşıma çıkmıştı.

Yeni bir memleket, yeni bir ev, yeni bir dil

Aachen şehrine vardığımızda istasyon önündeki meydanın kenarında siyah taksiler duruyordu. Taksi şoförü nereye gitmesi gerektiğini en öndeki taksinin yakınında duran ve yaklaşık benim boyumda bir direğin üzerinde, bahçelerdeki kuş besleme evciklerine benzeyen bir kutu içindeki telefon çaldığında öğreniyor ve yola çıkıyordu.

Bavullarımızla ve bohçalarımızla taksilerin yanına gittiğimizde anneannem bir kâğıt parçası üzerinde yazılı adresi gösterdi. Gösterdi göstermesine de taksi şoförü bildiğimiz işaretle baş ve işaret parmağını birbirine sürterek paramız olup olmadığını soruyordu. Para bitmişti ve anneannem gittiğimiz yerde parasını alacağını söylese de inatçı şoför Nuh diyor, Peygamber demiyordu. Tam arkasını döndüğünde anneannem onu kolundan tuttu ve diğer eliyle bohçalardan birinden bir küçük lokum kutusu çıkardı ve şoföre tuttu. Adam aldı, yedi, hoşuna gitti ve bizi bir kutu lokuma iki kilometreden kısa mesafedeki adrese götürdü. Verdiğimiz lokum yine de helâl olsun…

Ama Almanlar gerçekten bana anlatıldığı gibi iyi insanlar mıydı? Türkiye’yi gerçekten seviyorlar mıydı? İngeborg Teyze Salzburg’da inmişti, Alman değildi tam anlamıyla, ama çok iyi bir insandı. İyi ile kötü Almanı birbirinden ayırabileceğim yıllar daha çok uzaktı.

Baha Güngör Familie Archivbilder

Almanya'daki ilk okul

Almanya'da okul

Almanca bilmediğim için ilkokul diplomam bir işe yaramadı ve kendimi Aachen’ın Protestan İlkokulu Annaschule’nin dördüncü sınıfında buluverdim. Okul binasına ilk girdiğim gün beni müdürün odasına götürdüler ve o gün benim bugünkü yaşımda olan Herr Grossmann beni “Hoş geldin Efendi” diyerek karşıladı. O tonton adama sarılmak istedim. Tek bildiği Türkçe deyim bu değildi, daha çok kelimeler biliyordu. Günün birinde beni koridorlarda koşarken gördüğünde önümü kesip bana “Yavaş yavaş Efendi” dediğini hiç unutmadım.

Evet, aslında Almanlar çok iyiye benziyorlardı. Beni evlerine davet edip çocuklarıyla oynamamı istiyorlardı hep. Oturduğumuz apartmanın alt katında iki erkek çocuğu olan bir aile vardı. Çocuklardan biri benimle aynı yaştaydı. Sonra başarılı bir diplomat olan bu çocukla çok oynadım, ondan çok şey ve özellikle çok Almanca kelime öğrendim. Onunla bağlantımız hiç kopmadı, hala birbirimize mail yazar, yollarımız kesiştiğinde birbirimizi ziyaret ederiz.

Benim ilk Alman sınıf öğretmenimin adı Postulka’ydı. Çok güzel keman çalardı, gerektiğinde sertti, ama sevecendi. Müzik derslerinde onun çaldığı kemanın nağmeleriyle Almanca şarkılar öğreniyordum. İlk karnelerimde Almanca hanesinde bir çizgi vardı ve karnenin altında bir not: “Almanca bilmediği için not vermedim. Daha sonra hep ona gitmek istemişimdir şunu sormak için: “Öğretmenim, Almanca öğrendim, bana bir not verir misiniz, pekiyi olur mu?”

İlk özel Almanca derslerimi “Maria Abla” verdi. Maria Abla annemlerin arkadaşı bir Türk ile evliydi ve bir ayakkabıcı dükkânında satış elemanıydı. Maria Abla bana sadece Almanca öğretmekle kalmayıp bana ekmek üzerine sürülen çiğ ciğer ezmesinin tadını da öğretmişti. Hâlâ dana ciğerinden üretildiği söylenen ciğer ezmesine bayılırım ve aynı Maria Abla’nın öğrettiği gibi ekmeğin üzerine yarım santim kalınlığında sürerim.

Ama Almanca konusunda bana en büyük katkıyı Aachen’ın sinemaları sağladı. Annem zaman saman anneannemle birlikte beni sinemaya yollar, orada kaptığım cümleleri, kelimeleri veya duyduğum şarkıları ezberler Maria Abla’ya sorardım. Hele o zamanlar Alman kentlerinin merkezlerinde “Aki” adıyla bilinen aktüel sinemalar vardı. 70 Fenik vererek girilebilen bu sinemalarda istendiği kadar kalınabiliyordu ve yaklaşık bir saat süren haber kuşakları izlenebiliyordu. Haftaya Bakış anlamına gelen “Wochenschau” Almanya ve dünyada gelişmeleri aktarır, maçlardan kesitler gösterir ve arada bir de çizgi filmler içerirdi. Bazen aynı kuşağı iki üç kere seyrederek olan biteni anlamaya çalışırdım, tabii ki duyduğum ama anlamadığım yeni kelimeleri ezberler doğru Maria Abla’ya koşardım.

Baha Güngör mit Kursteilnehmer

Baha Güngör (ortada) Almanca öğretmenliği yaptığı yıllarda öğrencileriyle

Almanya'da artan Türk nüfusu

Birkaç yıl içinde “Gastarbeiter” (Misafir İşçi) sayısı çok artmıştı ve onların barındıkları yurtlarda onlara basit Almanca cümleler öğretecek kadar Almanca öğrenmiştim. Aynı zamanda tercüme işleri yapıyor ve 15, 16 yaşlarında gayet iyi para kazanıyordum. 70’li yıllarda ise halk eğitim merkezlerinde Almanca kurslarında öğretmenlik yapmaya başladım, Anadolu’nun dört bir yanından gelen işçilere ve eşlerine, yani talebelere Almanca öğretiyordum.

Evet, doğrulayabilirim, Almanlar bana iyi davrandılar, ama benim vatanım İstanbul kaldı hep, her ne kadar Aachen, Köln veya Bonn benim evim oldularsa da. Günün birinde sıram geldiğinde Allah’ın melekleri benim hesabımı karıştırırken bana sorarlarsa onlara “Almanlar benim için iyi insanlardı” diyeceğim – ve ekleyeceğim: “Ancak bütün Türkler böyle düşünmüyorlar ne yazık ki…”

© Deutsche Welle Türkçe

Baha Güngör (DW Türkçe Yayınlar Sorumlusu)

Editör: Başak Özay

DW TÜRKÇE'Yİ TAKİP EDİN