1. Inhalt
  2. Navigation
  3. Weitere Inhalte
  4. Metanavigation
  5. Suche
  6. Choose from 30 Languages

YAŞAM

Birinci Savaş'ın kıvılcımı 90 yıl önce çaktı

Savaşların hep bir nedeni ve çıkmasına yol açan belirli bir vesile vardır. Tıpkı, 1914 yılı Ağustos’u başında patlayan 1.Dünya Savaşı’na, birkaç hafta öncesine dayanan bir olayın vesile olması gibi...

28 Haziran 1914'de Avusturya tahtının varisi Ferdinand'a suikast düzenlendi

28 Haziran 1914'de Avusturya tahtının varisi Ferdinand'a suikast düzenlendi

Bundan tam 90 yıl önce, 28. Haziran 1914 tarihinde Avusturya tahtının varisi Franz Ferdinand’a Saraybosna’da düzenlenen suikast da, geçen yüzyıla damgasını vuran bir yangının ilk kıvılcımını oluşturmaktaydı. Miodrag Soriç, şimdi dinleyeceğiniz özel programda, Saraybosna suikastını, düzenleyenleri ve o günlerin Avrupa’sındaki siyasi atmosferi irdeliyor.

28. Haziran 1914 Pazar günü 20 yaşında bir lise öğrencisi olan Gavrilo Princip, Saraybosna’da Avusturya tahtının varisi Franz Ferdinand ile eşini tabancayla öldürüyor. Olay Avrupa başkentlerinde farklı tepkilere yol açıyor. Dönemin ünlü yazarlarından Stefan Zweig ise o gün, Viyana yakınlarında, Baden’da, bir parkta oturmuş, elinde kitabı, kulağı az ötede çalan orkestranın namelerinde, güzel bir günün tadını çıkartıyor.

Stefan Zweig anlatıyor

Stefan Zweig, ”Bir Avrupalı’nın Anıları” kitabında suikast haberini öğrendiği saatleri şöyle betimliyor.

”Tam dalmış kitap okurken birden orkestranın parçanın ortasında durup, çalmayı bıraktığı dikkatimi çekti. Birşeyler olmuştu. Çok geçmedi, bir askeri manevra için Bosna’da bulunan Grandük Franz Ferdinand ve eşinin suikast sonucu öldüğü haberi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Doğruyu söylemem gerekirse insanların yüzünden öyle aşırı bir üzüntü ifadesi sezilmiyordu. Çünkü Avusturya tahtının varisi öyle fazla sevilen biri değildi. Bu yüzden az sonra herkes bir şey olmamış gibi yine konuşup gülüşmeye, çevredeki gazinolarda her zamanki gibi müzik çalmaya başlamıştı.”

"Bunun sonu dünya savaşı"

”Eski Alman Birliği” teşkilatının başkanı Heinrich Class’ın da, suikasttan haberi olmuştu. Frymann takma adıyla kaleme aldığı ”Akıntıya Karşı” adlı kitabında Class, Finthen’deki yazlık malikanesinin taraçasında otururken gelen telefonun, üzerinde yarattığı şaşkınlığı şu sözlerle anlatıyor:

”Bir anda nefesimin kesildiğini hissettim. Zorla yutkunup, ”Bunun sonu Dünya Savaşıdır” dediğimi anımsıyorum. Yeğenimin inanmayarak bakan gözleri ve ısrarlı soruları üzerine ”Evet, Dünya savaşı”diye tekrarladım.”

Franz Ferdinand Avusturya ordusunun askeri manevrasını teftiş için Bosna’ya gitmiş, ardından kutsal St.Veits gününde Saraybosna’ya geçmişti. Halk arasında yağışlı olursa bereket getirdiğine inanılan St. Veits günü o yıl 28 Haziran’a rastlıyordu.

500 yıllık Osmanlı egemenliği

Oysa St. Veits günü, Sırplarda bambaşka olayları çağrıştırmaktaydı. 1389 yılının aynı kutsal gününde Kosova’da Osmanlı ordusuna karşı uğranılan ağır yenilgi ve Balkanlar’da bunu izleyen 500 yıllık Osmanlı egemenliği kolay unutulacak gibi değildi. Bu tarihte bir ziyaretin Sırplar tarafından tahrik vesilesi olarak algılanabileceği uyarılarına kulak asmayan Franz Ferdinand, Avusturya gizli polisi, kendine yönelik bir suikast planlandığı yolunda ihbarlar bulunduğunu da bildirse, kişisel siyasi çıkarıları öyle gerektirdiğinden yola çıkmaktan çekinmiyordu.

Ortam bu denli gergin olduğu halde Avusturya Grandük’ünün ziyareti için yeterli güvenlik önlemlerinin alınmamış olması ise anlaşılır gibi değildi. Berlinli tarihçi, Profesör Holm Sundhausen, esas yanlışların, Franz Ferdinand’ın seyahat programı hazırlanırken yapılan tercihlerden kaynaklandığı kanısında...

”Koskoca bir imparatorluk tahtının varisi olarak Ferdinand’ın sorumluluk bilinciyle davranması, St. Veits gününde Saraybosna’ya gitmeye kalkışmaması gerekirdi. Sırp tarafından da benzeri suikast uyarılarının geldiği söylentileri var. Bunların doğru olmadığına inanılsa bile, olayın kulak ardı edilmesi büyük bir ihmal. Ayrıca Sırp tarafının güvenlik konusundaki kayıtsızlığının nedenini de araştırmak gerekir diye düşünüyorum.”

"Çifte boyunduruktan kurtulma düşleri"

Tetikçi Gavrilo Princip ile altı arkadaşı, ”Mlada Bosna”, ”Genç Bosna” adlı hareketin mensubuydu. Bu harekete dahil olanlar arasında Sırp, Hırvat ve Boşnak öğrenci ve aydınların yanısıra sonradan Nobel Barış ödülünü alan İvo Andriç de bulunuyordu. Hepsi ulusal özgürlüklerine bir an önce kavuşmayı, yüzyıllardır baskısını yaşadıkları, Avusturya-Macaristan, Osmanlı çifte boyunduruğundan nihayet kurtulmayı düşlüyordu. Benzeri özgürlük hareketlerine Avrupa’nın bir çok başka ülkesinde de rastlandığını belirten Profesör Sundhausen, bu ulusal özgürlükçü paralel akımın zaman zaman aşırı milliyetçi bir harekete dönüştüğünün saptandığını belirtiyor.

Genç Bosnalılar, Sırbistan’ın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı son derece dengeci, pısırık bir politika izlediği kanısındaydı. Yine de Belgrad’la iplerin kopmamasına özen gösteriyor, Sırpların yeraltı milliyetçi örgütü ”Kara El” ile teması sürdürüyorlardı. Tetikçi Princip ve iki arkadaşı, silah eğitimini ”Kara El” kamplarında almıştı.

Gavrilo ile iki yoldaşı, militan eğitimi görürken, geceleri de mum ışığında, gizli gizli Dostoyevski, Gorki ve Bakunin gibi Rus ediplerin eserlerini okuyordu. Nihilistlerin düşmanlarını katlediş öyküleri, 1905 yılındaki ilk Rus devriminin oluşumuyla ilgili anlatılar onları yoğun biçimde etkiliyordu.

Tetikçi Gavrilo Princip, üniversite öğrencisi Bogdan Şeraiç’in, Avusturya’nın Bosna’daki genel valisine düzenlediği suikastla ilgili öyküyü ilk işittiğinde henüz 16 yaşındaydı. Bu suikast başarısız kalınca, çareyi intiharda bulan Şeraiç’in mezarını defalarca ziyaret eden Princip, günün birinde onun öcünü almaya ant içmişti. Profesör Sundhausen, Gavrilo Princip’in kişiliği ve yaşam çizgisiyle ilgili araştırmalarıyla tanınıyor.

Bir suikastçinin profili

”Yoksul, toprakla uğraşan bir aileden gelmesine rağmen liseye girmeyi başaran Gavrilo, önce Saraybosna’da sonra Belgrad’da okula gidiyor. Arkadaşları, zayıf ve çelimsiz görünümü nedeniyle silahlı Sırp birliklerine kabul edilmeyişini bir türlü içine sindiremediğini anımsıyor. Bunun üzerine hep adından söz ettirecek büyük bir olaya girişmenin hayaliyle yaşadığı anlatılıyor. Bu doğru olmasa bile, ruh halinin, gençliğinin, öç alma azminin ve ona bu imkanı yaratacak bir akımın, ulusal özgürlük hareketinin içinde yer alıyor olmasının bu eylemdeki payı yadsınamaz.”

Grandük Ferdinand’ın özel treni 28.Haziran 1914 günü sabahı Saraybosna istasyonuna vardığında yüzlerce Boşnak’ın sevinç gösterileriyle karşılanıyor. Hava açık, gökyüzü güneşli. Gavrilo ile altı suikastçı arkadaşı da kalabalığın arasında. Avusturya tahtının varisi ile eşi açık bir arabaya biniyor ve konvoy istasyondan hükümet konağına doğru hareket ediyor.

İlk saldırı

Tam bu sırada tetikçilerden mürettip çırağı Nedeliko Çabrinoviç el bombasının pimini çekip bunu Grandük ile eşinin içinde bulunduğu üstü açık arabaya doğru fırlatıyor. Ferdinand’ın refleks bir hareketle kaldırdığı koluna çarpıp arabanın arkasına, yola düşen bomba patlıyor, ancak konuk çifte bir şey olmuyor. Çabrinoviç acele derdest edilip tutuklanıyor. Bunun üzerine cesaretini iyice yitiren suikastçıların beşi olay yerinden hızla uzaklaşırken Gavrilo tek başına kalabalığın arasında kalıp yeni bir şans kollamayı sürdürüyor.

Ucuz atlatılan bu olaydan sonra Ferdinand ve konvoyu yeniden hükümet konağı yönüne hareket ediyor. Belediye reisinin coşkulu çabalarına rağmen ziyarete oldukça gergin bir atmosfer hakim.

Franz Ferdinand ansızın programını değiştiriyor ve ilk bombalı saldırıda hafif yaralanıp hastaneye kaldırılan yaverini ziyaret etmek istediğini söyleyerek o yöne sapıyor. Konvoya öncülük eden birinci araç, bu değişiklikten haberli olmadığından, önceden planlanan güzergahta yoluna devam ediyor. Olayın gerisini Jörg von Uthmann’ın ”Suikast" adlı kitabından öğreniyoruz...

...Ve suikast anı

”Ferdinand’ın peşinden dümdüz ilerleyecek yerde bazı araçlar yanılarak Latin Köprüsü’nden sağa dönüyor. Oluşan karmaşa nedeniyle trafik bir anda yavaşlıyor ve Gavrilo Princip, Grandük ile eşinin içinde bulunduğu, kaplumbağa hızıyla ilerleyen üstü açık aracı bir anda tam iki metre önünde buluyor. Ferdinand ve eşi Sofi ile gözgöze gelen tetikçi, bir an bomba atmakla kurşun sıkma arasında bocalıyor. Ardından tabancalı elini kaldırıp iki el ateş ediyor. İki kurşun da hedefine tam isabetle öldürücü etkisini yapıyor. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tahtının varisi Franz Josef Ferdinand ve eşi Prenses Sofi, böylece Saraybosna’ya varışlarının üzerinden henüz bir saat bile geçmeden, saatler tam 10:50’yi gösterirken birlikte yaşamlarını yitiriyorlar.”

Bu olaydan tam bir ay sonra, 28. Temmuz 1914’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan’a savaş ilan ediyor.

Almanya’nın desteğini almadan tek başına savaşa girmeyi Viyana’nın gözü yemiyor. Çünkü, Sırbistan’ın arkasında Rusya’nın olduğu, Rusya’nın ise Fransa ve İngiltere’den gelen dayanışma vaadlerine güvendiği sır değil.

Alman Kayzeri 2.Wilhelm 5.Temmuz, Alman hükümeti ise 6.Temmuz tarihinde Viyana’dan gelen destek talebinin kayıtsız şartsız kabul edildiğini açıklıyor. Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından girişilecek tüm yaptırımlara katkıda bulunmayı koşulsuz onaylarken Rusya da müttefiki Sırbistan’ın yanında yer aldığını bildiriyor. İngiltere’nin savaşı önleme yolunda giriştiği çabalar ise sonuç vermiyor.

"Boğaz'daki hasta adam"

Ardından olaylar baş döndürücü bir hızla biribirini izliyor. Sırp yönetiminin, hiç beklenmedik biçimde, Viyana’nın ilettiği muhtıra koşullarının önemli bir bölümünü kabul etmesine karşın Avusturya saldırıyı başlatıyor. Rusya bunun üzerine seferberlik ilan ediyor. Buna tepki olarak Almanya 1.Ağustos’ta Rusya’ya, iki gün sonra da Fransa’ya savaş ilan ediyor. Almanya, Fransa’nın savunma hatlarını aşıp o zamana kadar tarafsız kalan Belçika topraklarında ilerlemeye başlayınca bu kez İngiltere de ittifaka katılınca 1.Dünya Savaşı başlamış oluyor. O zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Grey, bu günleri, ”Avrupa’nın Kararışı” sözleriyle tanımlıyor.

İşlerin nasıl bir anda bu noktaya geldiği hala bilinmiyor. 20.yüzyılın başında beliren onca büyük savaş tehlikesi güç bela atlatılıyordu. Fransa’nın Kuzey Afrika’daki yayılışını önleme gibi, Osmanlı’nın yıkılışından pay ve parsa kapma girişimleri de başarıya ulaşamıyordu. Oysa ”Boğaziçi’ndeki hasta adam” can çekişirken, kimi Avrupa devleti, ellerini oğuşturarak düştüğü günü beklemekteydi.

Kayzer'in endişesi

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 1908’de durup dururken Bosna-Hersek topraklarını ilhak ediyordu. Bu gelişme Rusları, Sırpları ve Boşnakları galeyana getirmeye yetmişti. Almanya ile İngiltere’nin ortak çabaları sayesinde bu aşamada bir savaşın patlak vermesi önleniyordu. 1912 ve 1913 yıllarında ise Berlin ve Viyana, Osmanlı’ya karşı savaşan Sırpların, Balkanlarda topraklarını iki katına çıkartarak güçlenmesinden rahatsızlık duyarak Sırbistan’ı mimliyor, ancak müdaheleye yeltenemiyordu.

Çok uluslu bir devlet olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bu iki halkın yanında Leh, Çek, Slovak, Sloven, Hırvat, Ukrayna ve Sırp halklarını da bünyesinde barındırmakta, buna rağmen sadece Avusturya ve Macaristan halklarının borusu ötmekteydi. Geri kalanların kendi kaderlerini tayin hakkı taleplerine kulak tıkayan Kayzer Franz Josef, haklı olarak İmparatorluğunun dağılmasından endişe duymaktaydı.

Rusya'nın İstanbul'u fethetme hülyası

Bremen Üniversitesinden tarih profesörü İmanuel Geiss, 1914 yılına gelindiğinde Avusturya’nın çöküş sürecinin başladığını anımsıyor.

”Avrupa’nın ikinci hasta adamı durumuna düşen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Habsburg hanedanı mensubu yaşlı kayzer Franz Josef’in çabalarıyla ayakta kalmayı başarıyordu. Ölümünden sonra çifte monarşinin mirası için kıran kırana bir savaşın çıkacağından herkes gözü kadar emindi.”

Dikkatle incelendiğinde, 1914 yılında Avrupa’daki güç dengesinin, 1.Dünya savaşı için yeterli gerekçeyi sunduğu dikkat çekiyor. Bir yanda Berlin-Viyana, diger yanda Moskova-Paris-Londra ittifakı, yalnız Balkanlarda değil, Avrupa’nın bir çok ülkesinde palazlanan milliyetçilik akımı, strateji ve çıkar ilişkilerinin çatışması bunların başında yer alıyor. Buna bir de Rusya’nın İstanbul’u fethetme hülyasını eklemek gerekiyor. Rus Çarı’nın Habsburg hanedanın güney Avrupa yönüne yayılışını önlemek için Sırbistan’ı desteklemesi boşuna değil.

Almanya-İngiltere rekabetinin etkisi

Savaşı hazırlayan süreçte Almanya ile İngiltere arasındaki silahlanma yarışının da payı büyük. Tarihçi İmanuel Geiss, Kayzer 2.Wilhelm’in kurmaylarıyla birlikte yeni askeri rotayı tayin ettiği ünlü ”savaş konseyi”nde alınan kararları, bu sürecin kilit olaylarından biri olarak tanımlıyor.

”Rusya ve Fransa’ya karşı sürdürülecek, en azından sınırlı bir kıtalararası savaş için hazırlık amacıyla bir yandan ulusal silahlanmaya hız verilecek, ayrıca halkın psikolojik açıdan böyle bir savaşa hazırlanması sağlanacaktır. Bunun yanında Alman donanması, gerektiğinde İngiltere ile aşık atabilecek bir düzeye ulaştırılacaktır.

Alman Reich’ı donanmasının komutanı Amiral Alfred von Tirpitz ise Almanya’nın bu büyük savaşa çoktan hazırlıklı olduğunu söyleyerek, Helgoland adasındaki denizaltı limanıyla, Kayzer Wilhelm Kanalı yapım çalışmalarının, Saraybosna suikastının tam iki hafta öncesinde, 14. Haziran tarihinde bittiğini anımsatıyor.